// AYTAR DERGİ

ULAK’IN TARİHİ

Ulak, eski Türk ve Moğol toplumlarında, özellikle haberci, ulaştırıcı ya da mesaj taşıyıcı olarak görev yapan kişilere verilen unvandır. Ulaklar, toplumların iletişim ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla önemli bir meslek grubuydu ve genellikle hızlı bir şekilde mesaj taşıma ve yazılı ya da sözlü haber iletme görevini üstlenirlerdi. Türkler ve Moğollar için ulaklar, askeri ve yönetsel işlevleriyle kritik bir rol oynamıştır.

Türklerde Ulak

Türkler, göçebe yaşam tarzıyla, geniş coğrafyalara yayılmış ve hızla iletişim kurma gereksinimi duymuştur. Bu bağlamda ulaklar, Türkler için bir tür haberci ve ulaştırıcı işlevini görmüş, genellikle atlı olarak hızlı hareket edebilen kişilerdi. Türklerde ulakların özellikleri şu şekilde özetlenebilir:

  1. Haberci Görevi: Ulaklar, özellikle askeri harekâtlar sırasında, ordu komutanları arasında haber taşır, yöneticilere hızlı bilgi iletilmesini sağlardı. Bu görev, savaş zamanı kadar barış zamanında da önemliydi; devlet içindeki yönetici ve bürokratik yapılar arasında hızla iletişim kurmak gerekirdi.
  2. İletişim Ağı: Türkler, göçebe yaşam nedeniyle çok geniş alanlara yayılmışlardı ve bu yüzden yerleşik hayata geçmeden önce bile, ulaştırıcılar sayesinde önemli bilgilerin hızlı bir şekilde ulaşması sağlanıyordu. Ulaklar, yazılı belgeler (örneğin yazıtlar veya mektuplar) taşımanın yanı sıra, özlü mesajlar da iletebilirlerdi.
  3. Savaşlarda Kullanım: Özellikle Türk hükümdarları ve ordu komutanları, ulaklar aracılığıyla cepheye gönderilecek emirleri veya düşmanla ilgili istihbarat bilgilerini hızlı bir şekilde iletmekte kullanmışlardır.
  4. Ulak Yolları ve İletişim Sistemleri: Türkler, karayolu ve göçebe yolları üzerinde bir tür iletişim ağı kurmuşlardır. Bu yollarda görevli olan ulaklar, hem yolculukları hızlandırmak hem de mesajları güvenli şekilde iletmek için belirli bir sistem dahilinde çalışırlardı.
  5. Tarihi Belirtiler: Özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde, ulaklar hala önemli bir yer tutmuştur. Selçuklu İmparatorluğu’nda ve Osmanlı İmparatorluğu’nda, divan toplantıları, ordu emirleri ve yöneticilere ulaşması gereken bilgiler için ulaklar kullanılmıştır.

Moğollarda Ulak

Moğollar, göçebe hayatlarının getirdiği geniş alanlar üzerinde hüküm sürerken, uluslararası iletişimi sağlayacak bir sistem geliştirmek zorunda kalmışlardır. Moğol İmparatorluğu’nun özellikle Cengiz Han döneminde, ulaklar bu iletişimde önemli bir rol oynamıştır. Moğollardaki ulak mesleği, şu şekilde özetlenebilir:

  1. Yüksek Hızda Haber Taşıma: Moğolların en bilinen özelliklerinden biri, savaş ve yönetim için oluşturdukları hızlı iletişim ağıdır. Cengiz Han, Dünya’nın en büyük kara imparatorluğunu kurarken, bu geniş coğrafyada etkili bir iletişim sağlamanın önemini biliyordu. Bu amaçla, atlı ulaklar kullanarak imparatorluğun dört bir yanına hızlı haber gönderilmesini sağlamıştır.
  2. İletişim Ağı: Moğollar, geniş coğrafyalar üzerinde hızlı haberleşme için, kendi posta ağı ve ulaştırıcı sistemini kurmuşlardır. Moğollar, özellikle karakollar, gözetleme noktaları ve ulaştırıcı istasyonları (bazı yerlerde posta istasyonları) kurarak, hızlı ve güvenli iletişimi sağlamışlardır.
  3. Cengiz Han ve Ulaklar: Cengiz Han döneminde, ulaklar çok önemli bir yer tutuyordu. Cengiz Han, iletişimin hızlı olmasını sağlayacak bir posta teşkilatı kurmuş ve bu sistem kutlug adı verilen, atlı ulaşım sağlayan ulaklar tarafından yönetilmiştir. Ulaklar, bir yerden başka bir yere hızlıca seyahat edebilmek için bir tür değiştirme istasyonları ve yolculuk noktaları oluşturmuşlardır.
  4. Ulakların Eğitim ve Seçimi: Moğol İmparatorluğu’nda ulaklar, hem hızları hem de güvenilirlikleri ile seçilen kişilerdir. Moğollar, yalnızca hızlı at binen ve yolu bilen kişileri ulak olarak görevlendirirlerdi. Atlı ulaklar, yalnızca iletişim değil, aynı zamanda istihbarat toplama ve savaş bilgisi taşıma görevini de yerine getirirlerdi.
  5. Moğol Ulak Sisteminin Evrenselliği: Moğolların ulakları, sadece kendi imparatorlukları içinde değil, aynı zamanda İslam dünyası, Çin ve Avrupa arasında da bilgi iletimi sağlamak için kullanılmışlardır. Moğol hükümdarları, ulakların taşıdığı mesajlarla hem iç yönetimlerini hem de dış diplomatik ilişkilerini yönetmişlerdir.

Ulakların Görevleri ve Özellikleri

  1. Mesaj Taşıma: Ulakların en önemli görevlerinden biri, hükümdarların, komutanların ya da yöneticilerin mesajlarını iletmekti. Bu mesajlar, hem sözlü hem de yazılı olabilirdi. Atlı ulaklar genellikle hızlı haberleşme için en ideal kişilerdir.
  2. İstihbarat ve Savaş Bilgisi: Ulaklar, sadece günlük haber taşıma değil, askeri bilgi toplama ve istihbarat görevini de üstlenmişlerdir. Savaş sırasında, ulaklar cepheye emirler iletmek, düşman hareketlerini bildirmek ya da zafer raporları taşımak için kullanılırdı.
  3. Hızlı Seyahat ve Güvenlik: Ulaklar, hızlı atlar kullanarak, uzun mesafeleri kısa sürelerde kat edebilme kabiliyetine sahiptiler. Moğollar gibi Türkler de, atlı ulaşım sistemini geliştirmiştir. Bu, geniş imparatorlukların yönetiminde en önemli faktörlerden biriydi.

Sonuç

Ulaklar, Türkler ve Moğollar gibi büyük imparatorluklarda, tarihsel olarak önemli bir iletişim aracıdır. Bu meslek, savaşlar, diplomasi, yönetim ve ticaret gibi farklı alanlarda hayati bir rol oynamıştır. Hem Türklerin göçebe yaşamında, hem de Moğolların imparatorluklarının geniş coğrafyasında etkili bir iletişim sistemi sağlanmasına yardımcı olmuştur. Atlı ulaklar, zamanlarının haberci ve ulaştırıcıları olarak, tarih boyunca önemli bir meslek dalı olmuştur.

// AYTAR DERGİ

VASAT OLMA CESARETİ

Başlık, İyi Hissetmek adlı kitaptan esinlenilmiştir.

Hayatınızda sosyal, akademik, iş veya aile konularında mükemmeli hedeflediğimiz şekilde hareket etmeye çalıştığımız birtakım zamanlar elbet olmuştur. Bu mükemmel olma amacı aslında o uğraştığımız şey ne olursa olsun o şeye zarar vermekten başka bir işe yaramadı. Baltaladı, yarıda bıraktırdı, ümitleri sonlandırdı ve bir daha o şey hakkında hareket ettirmeyecek şekilde cesaretsiz bir yapıya büründürdü. Bu şey spor yapmak, sınava çalışmak, dil öğrenmek, dikiş dikmek… Hayatın her alanında her şeyde olabilir.

Mükemmeli arayan zihinlerimize biraz lüks gelme ihtimalini de hesaba katarak vasatı arama cesaretini öneriyorum. Çok detaylara takılmadan, hata yapmayı göze alarak, tam anlamıyla o şeyde gelişme sağlamayı umursamadan, o şeyi %100 halletmeyi hedeflemeden sadece başlayarak, elinizden geleni ortaya koyarak o işi halletmeyi öneriyorum.

Sizin yapmayı hedeflediğiniz (yukarıda saydıklarım gibi) şeyi yapabilen insanlarda görünen sözde mükemellerin içlerindeki vasatlıkları tabii ki göremeyeceksiniz. Aramak zorunda da değilsiniz. Onlar da kendileri o şeyleri yapmadan önce yapmış olan ve mükemmel gözüken durumlarla karşı karşıya kalmışlardı. Ancak zihinlerindeki o vesvesyi dinlemediler. Yalnızca işe koyuldular.

Mükemmellik zenginliği vadeder. Daha iyisini, daha estetik olanı, daha güzel olanı sunar. Fakat arkasında kötüsünü, çirkinini, düzensizliği ve yoksulluğu siz farkında olmadan çoktan oluşturmutur bile. Mükemmel olma hissiyatıyla yola çıkarsanız arafta kalırsınız ve işleyen zaman sizi hareketsiz bir robota çevirtir.

Vasat bir şeyi vaadetmez. İlerleme kaydettirir. Size kötü, zor ve çileli hissettirecek her şeyde huzur, mutluluk ve ileri adım atma cesareti verir. Yalnızca önünüze bulunan yola baktırır ve beklentileriniz düşük olduğundan yolun ne zaman bittiğini bile fark etmeden ortaya bir iş koymuş olursunuz. Böylece deneyimleriniz sizin sürekli gelişmenize olanak tanır.

Üzerinde yoğunlukla düşündüğünüz ve düşünmekten hareket etme cesareti bulamadığınız şey ne ise sadece yapmayı ve mükemmel olmak zorunda olmadığınızı kendinize hatırlatarak o şeye adım atmayı uygulayın. Yanlışlarınız olacaktır, bunlardan korkmayın. Doğada hiçbir şey mükemmel, kusursuz değildir. Kusurlara yanlışlara odaklanmak yerine onlardan ders çıkarıp yolunuza devam edin.

ÜLGEN

// AYTAR DERGİ

OSMANLI’DA MAHALLE KÜLTÜRÜ: YAŞLI KADINLAR NEDEN PENCEREDEN DIŞARISINI İZLİYOR?

Günden güne yabancılaştığımız bazı kavramlar vardır. Bunların birçoğu da mahalle kültürü içerisinde olan komşuculuk.

Kimi zaman şehirlerin mezar taşları olan gökdelenler, kimi zaman yaşam telaşesi derken komşu kavramından mahalle içine özgü dayanışmadan nezaketten uzak bir yaşam sürdürebiliyoruz. Bunun yanında bazı alışkanlıkları da yanında götürüyoruz. Site iç apartmanlar, caddedeki bulvarlar, yanlarında binalar eski ortamın dar sokaklarını izleyen yaşça büyük kadın vatandaşlarımızın dışarıda oyun oynayan çocukları izlemesi, yoldan geçen tanıdıkları ile sohbet etmesi tarih olmakta. Ancak bundan birkaç yüzyıl öncesine kadar onların yapabildiği bu alışkanlığın bir sebebi vardı ve bu sebep Osmanlı’daki hukuk sistemi ile alakalıydı.

Kimi zaman şehirlerin mezar taşları olan gökdelenler, kimi zaman yaşam telaşesi derken komşu kavramından mahalle içine özgü dayanışmadan nezaketten uzak bir yaşam sürdürebiliyoruz. Bunun yanında bazı alışkanlıkları da yanında götürüyoruz. Site iç apartmanlar, caddedeki bulvarlar, yanlarında binalar eski ortamın dar sokaklarını izleyen yaşça büyük kadın vatandaşlarımızın dışarıda oyun oynayan çocukları izlemesi, yoldan geçen tanıdıkları ile sohbet etmesi tarih olmakta. Ancak bundan birkaç yüzyıl öncesine kadar onların yapabildiği bu alışkanlığın bir sebebi vardı ve bu sebep Osmanlı’daki hukuk sistemi ile alakalıydı.

Osmanlı’da iş yaşamında kadınların özellikle de yaşlı kadınların neredeyse hiçbir payı bulunmamaktaydı. Kadınların evlilik programlarının, sosyete pazarlarının sabah kuşağında olmadığı bir dünyayı hayal edersek ne yazık ki sosyalleşebileceği yahut vakit geçirebileceği hiçbir şey yoktu. Caddede ve mahallelerde günümüzdeki gibi güvenlik kameralarının olmadığı, kameralı telefonların henüz icat edilmediği o zamanlarda mahallede bir suç işlendiğinde şahitten başka birebir suçu bulduran bir organ yoktu. Ayrıca o suçluyu bulana dek suçluyu bulmaya görevlendirilmiş kadıya mahalleler yevmiye mantığında vergi ödüyordu. Kimi zaman bir mahalleli sabah uyandığında sokakta bir ceset görüyor, bu cesedin katili daha bulunmadığı için yan mahalleden o mahalleye atıldığı ve eğer cesedi kadı o mahallede görürse katil bulunana dek vergiyi onların ödeyeceklerini biliyorlardı. Böyle durumlar yaşandığında cesetlerin mahalleler arası taşındığına da şahit olmuşlardı. Bundan dolayı iş hayatında yer bırakılmayan kadın vatandaşlarımız ceset vb. vergilerden hızlıca kurtulabilmek adına mahalle içi dedikodu organizasyonu kurarak adeta güvenlik kamerası gibi olan biteni izliyorlardı. Çocukluğumuzda hatırladığımız kadınların pencereden dışarı izleme alışkanlığı da onların anneannelerinden/babaannelerinden gördükleri ve anlam veremedikleri alışkanlık olarak hafızalarına kazındığı için onlar da bu faaliyeti gerçekleştiriyorlardı.

ÜLGEN

// AYTAR DERGİ

TENGRİ İNANCINDA ÜLGEN HAN

ÜLGEN ADI VE ANLAMI
Eski Türk inancındaki kutsal varlıklardan Umay Ana’yı anlatmıştık. Bu seferki konumuz ise başka kutsal varlıklardan olan Ülgen Han.
Tengri inancına inanan topluluklardan Moğollarda Ülken (Ülgön) Han ve Ulgan Han, Sibirya kabileleri tarafından Bay Ulgan ve Ulgan, Altay’da Adakutay, Yakut’ta ise Ak Toyun adıyla anılmaktadır. Ülgen sözcüğü Kazak ve Kırgız lehçelerinde ”büyük” ve ”ulu” anlamlarına gelmekte olup geç dönemlerde ”bay ülgen” (ulu zengin) olarak da adlandırılmıştır.


ÜLGEN HAN’IN TENGRİ İNANCINDAKİ YERİ
Genel anlamda Ülgen Han iyiliği temsil etmektedir. Koruyuculuğu da bulunmaktadır. Bunlardan kaynaklı onun gücü ve otoritesi eski Türklerin yaşamına manevi ve felsefi boyutlarda derinlemesine işlenmiştir. Onunla ilişkilendirilen değerler toplumun dayanışma duygularını şekillendirmistir.
Tengri inancında dünyanın ve insanların yaratma biçimi Ülgenin vesilesiyle olmuştur. İnsanların ateş yakmasına vesile olan da O’dur.
İnsanlara adaletin ve doğruluğun sembolü olmuştur. Maneviyatta evrensel bir hakem kabul edilir. Bu sebeple geçmişte dürüstlük ve adalet kavramları onun ruhuyla birlikte daha değerli anlamlara sahip olmuştur.


Göğün 17. katında oturduğu düşünülmektedir. Hava durumu, verimliliği ve doğurganlığı temsil eder.
Kayra Han’ın (ileride değineceğiz) oğludur. Altın Dağ’da, altın kapısı olan altın bir sarayda yaşayıp altın bir taht üzerinde oturmaktadır. Kayra Han’dan sonra ikinci derecede öneme sahiptir.

Kendisinin yedi oğlu ve yedi kızı vardır. Gökçe (mavi) renk ile simgelenmektedir. Gezegen olarak simgesi ise Jüpiter’dir.
Üç, altı, dokuz ya da 12 yılda bir görkemli törenler yapılarak kendisine beyaz kısrak kurban edilir. Bu kurban Ülgen Han’ın gücünü ve değerini vurgular. Ayrıca törenlere halkın tüm kesimleri katılır ve bu sayede toplum dayanışması daha çok pekişir.

ÜLGEN

// AYTAR DERGİ

İZNİK: TARİHİ FOTOĞRAFLARI VE MODELLEMELERİ

İZNİK’İN KISA TARİHİ

İznik, Büyük İskender’in kumandanlarından Antigonius Monophthalmos tarafından M.Ö. 316’da kurulmuştur. Bitinya Krallığı tarafından Milattan Önce 279’da işgal edilmiş ve o zamanlarda oraya Altın Şehir denmiştir. Roma Ordusu kenti Bitinya’dan geri alarak buraya “Nicaea” adını vermiştir. Milattan Sonra 259’da Gotların saldırısına uğrayan kentte bir de depremler yaşanınca büyük onarımlar yapılmış ve çevresine 5 km’ye yakın sur inşa edilmiştir.

1075 yılına gelindiğinde Kutalmış Oğlu Süleyman Şah İznik’i Doğu Roma’nın elinden almıştır. 1080 yılında da Türkiye Selçuklularının başkenti yaparak adını Nicaea’nın izi anlamında “İznik” olarak değiştirmiştir.

I. Haçlı Seferi’nden sonra 1097 yılında İznik yeniden Doğu Roma’nın eline geçse de 1331 yılında Orhan Gazi ile birlikte Osmanlı Devleti’nin bir parçası olmuştur. O tarihten itibaren de Türk devri kesintisiz başlamıştır.

Hristiyanlık ve özellikle de Ortodoksluk için çok önemli bir kent olan İznik’te küçük Ayasofya, Roma Tiyatrosu, Sur kapıları, Sur parçaları ve birçok taşınır/taşınmaz öge bulunmaktadır. Taşınmazların kimisi yıkılmış veya sadece temelleri kalmış olup araştırmacılar 3D modellemelerle nasıl görünüyorlardı sorusuna yanıt vermekte. Kimi ressam ve seyyahlar da çeşitli tarihlerde İznik’i çizerek bizim geçmiş hakkında birtakım fikirlerde bulunmamızı sağlamaktadır.

GRAVÜRLERDE, FOTOĞRAFLARDA VE 3D MODELLEMELERDE İZNİK

İznik'in günümüz uydu görüntüleriyle fotoğrafı. Mavi renkli çizgiler başlangıcından beridir değişmeyen yolları göstermekte. Kırmızı ile işaretlenmiş kısım ise zamanında surlarla çevrili olan yerleri gösteriyor.

İznik’in günümüz uydu görüntüleriyle fotoğrafı. Mavi renkli çizgiler başlangıcından beridir değişmeyen yolları göstermekte. Kırmızı ile işaretlenmiş kısım ise zamanında surlarla çevrili olan yerleri gösteriyor.

İznik'in tarihsel anlamda krokisi. Tarihi taşınmaz kültürel varlıkların isimleri de not edilmiş.

İznik’in tarihsel anlamda krokisi. Tarihi taşınmaz kültürel varlıkların isimleri de not edilmiş.

Kale kapılarından birine ait tarihsel bir gravür.
Lefke Kapı’ya ait tarihsel bir gravür.
Kale kapılarından birine ait eski bir fotoğraf.
Kale kapılarından birine ait eski bir fotoğraf.
Nuremberg kroniğinde İznik kenti.

Geçtiğimiz yıllarda suların çekilmesiyle temelleri gün yüzüne çıkan Bazilikanın 3D modellemesi.

Doğu Roma zamanından İznik’in 3D modellemesi.

Doğu Roma zamanından İznik’in farklı açılardan 3D modellemeleri.

Günümüzdeki İznik’in Doğu Roma zamanındaki 3D modellemesiyle aynı açıdan karşılaştırmalı fotoğrafı.

ÜLGEN

// AYTAR DERGİ

KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRMEK: İRADE EĞİTİMİ

Hayallerin var, gerçekleştirmek istediğin şeyler. Ben bu hayallerin bir kısmına değineceğim. Dil öğrenmek, iyi bir fiziğe sahip olmak, hobi olarak veya öğrencilik/iş gereği kitap okumak, bir enstrüman çalabilmek, bir hobi edinmek gibi. Yani iradeyi yenerek yapılabilecek her şey bu kapsamda. Bunların hepsinin yoluna aşağıda anlatacağım şekilde çıkılabilir.

Hayallerin var, gerçekleştirmek istediğin şeyler. Ben bu hayallerin bir kısmına değineceğim. Dil öğrenmek, iyi bir fiziğe sahip olmak, hobi olarak veya öğrencilik/iş gereği kitap okumak, bir enstrüman çalabilmek, bir hobi edinmek gibi. Yani iradeyi yenerek yapılabilecek her şey bu kapsamda. Bunların hepsinin yoluna aşağıda anlatacağım şekilde çıkılabilir.

HEVESİ GERİ GETİRMENİN VE İRADEYİ EĞİTMENİN YOLLARI

Sizlere vereceğim tavsiyeler çevremde gördüklerim ve uygulayabildiklerim sonucunda ortaya çıkmaktadır. Eğer dezavantajlarınız varsa bu yolları takip ederek avantajlı olanların önüne dahi rahatlıkla geçebilirsiniz.

I. SOSYAL MEDYA YA DA TELEFON

Gün içinde sosyal medya ile geçirdiğimiz vakitten haberimiz yok. Instagram, facebook, twitter, snapchat gibi uygulamaların birinde veya birçoğunda hesabımız var. Bu uygulamalarda geçirilen süreler hayatımızdan vakitleri bir bir yediği gibi beynin de aptallaşmasına neden olmakta. Neredeyse hepsinde kaydırmalı video seçeneği var ve kaydırdıkça alınan dopamin sizin iradenize hakim olmamanıza gittikçe sebebiyet veriyor.

Yukarıdaki uygulamaları tamamıyla silmek belki çözüm olmayabilir. Örneğin ben instagramda günde ortalama 9-13 dakika geçirerek algoritma sayesinde dergiye konu bulabiliyor ya da yeni kitaplardan haberdar oluyorum.

Ancak herkes gibi yaptığım bir hata var. O da haberleri takip etmek. Hayatımızda hiç geçmeyeceğimiz bir ilçenin mahallesinde bir cinayetin işlenmesi, bir hırsızlığın yaşanması. Kentin birinde birine çıkan loto sizin beyninizi meşgul ettiği gibi hayallerinizi de ertelettiriyor.

II. TELEFONDAN NASIL UZAKLAŞABİLİRİZ?

Neyi hedefliyorsanız hedefleyin çalışma masasının başına oturun. Telefon uzak bir yerde olsun. Eğer telefondan (youtube’da ders videosu izlemek, makale okumak gibi) bir şeyler yapmak zorundaysanız ilk önce o yapmak istediğiniz şeyi açın ve çalışmaya çalışın.

Olmuyor değil mi? Bırakıp gitmenin kimseye faydası yok. O masaya oturun ve çalışana kadar hiçbir şey yapmayın o halde. Sadece bekleyin. Bir zaman sonra yapma ihtiyacı hissedeceksiniz. Sosyal medyaya girmeyi düşünmeyin. Gerekirse rahatsız etmeyin modunu açın.

Günde 1 saat sosyal medyada dolaştığınızda yılda iki haftadan fazla süreye tekabül etmekte. Geçmişte bir şeyleri başarmış insanların hiçbiri bu vakti telefonla doldurmuyordu. Günümüzde çevrenizde bir şeyler elde etmiş insanlar da öyle. Kendinizi zorlamadan hiçbir şey başaramazsınız. Günler, haftalar geçip gider.

III. ZOR GELİYORSA YA DA GEÇ KALDIĞINIZI HİSSEDİYORSANIZ

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün çok sevdiğim bir sözü var: “Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim.” Belki bazı şeylere geç kaldığınız için şu an zor geliyor olabilir ama ölüm döşeğinde değilseniz hiçbir şey için geç değildir. Tolstoy’un Bisikleti kavramı tam olarak bu geç kalma işine işaret etmekte.

Kimileri sizden daha rahat ve erken şekilde istediklerinizi elde etmiş olabilir. Belki bazı şeylerin tadı da eskiden daha iyidir ve o treni çoktan kaçırmışsınızdır. Peki buna bir ömür ağlamak bir şeyi değiştirir mi? Hiç yoktan şimdiden başlayarak hayatınızın geri kalanında mutluluk ve rahatlık sağlayabilirsiniz.

IV. TELEFONUN HAYATIMDA YERİ YOK, YİNE DE ZAMAN YOK DİYORSANIZ

Çok yorucu bir işte çalışıyor olabilirsiniz, ev hanımı olarak günün 24 saati ev işleriyle uğraşıyor olabilirsiniz. Geri kalanı zaten telefonu kullanmayı azaltsa hedeflerini gerçekleştirir. Azaltmıyorsa o hedefleri gerçekten istemiyor demektir.

Vakti olmayanlar için de aslında durum aynı. Hayat, sizin hayatınız ve vakit asla geri gelmeyecek. Yine ATATÜRK’ten gitmek gerekirse, hastaneye giderken, cepheye giderken, cephedeyken dahi kitap okuyordu. Kitapları okuma sebebi hem kendini, hem vatanı daha iyi getirmek amaçlıydı. Eline geçen paranın da yarısını kitaplara verdiğini belirtmişti.

GÜNÜMÜZDEKİ İMKANLAR

Telefon söylendiği gibi bir zehirdir. Ancak ne olursa olsun dozundan fazla alınırsa kişiyi zehirler. Youtube’daki ders videolarıyla YKS, KPSS, ALES, YDS gibi sınavlara çalışan ve başarılı olan onlarca kişi tanıdım. Ppf veya word formatnda kitap, makale ve tezleri yine telefon üzerinden okuyabilirsiniz. Dünyanın bir ucundan internete yayılmış bilgilere 5 dakikada sahip olabilirsiniz. Bu gerek para kazanmak, gerek entelektüel olma arzusu gerekse bir hobi olsun. Bunu siz seçer ve gerçekten iradenize sahip çıkarak uğraşırsanız elde edersiniz.

SONUÇ

Yukarıdaki söylediklerimden sonra bir değişimin olacağını fark edeceksiniz. İradenizi sağlamlaştırdığınızda yalnızca zihinsel gelişim ve hedefler değil, gün içinde ev işlerinin, işteki yükümlülüklerinizin dahi daha kısa sürede tamamlandığını fark edeceksiniz. Çünkü üzerinizden tembellik atılacak. Daha iyi odaklanacaksınız ve iradenize daha çok hakim olacaksınız.

ÜLGEN

// AYTAR DERGİ

AYASOFYA’NIN TARİHİ

ROMA DÖNEMİ: AYASOFYA AÇILIYOR

ÇİZİMLERLE AYASOFYA VE İSTANBUL

Batı Anadolulu iki mimar Trallesli (Aydın) Anthemios ile Miletoslu (Milet-Balat) Isidoros dünyanın en ilgi çekici yapılarından birine imza atmıştır. Peki Ayasofya tarihi seyirde nelere şahit oldu ve neler yaşadı?

Mısır’da Heliopolis’ten sekiz büyük kırmızı porfir sütun, Batı Anadolu’da Efesos’ta (Ayasuluk-Selçuk) Artemis Mâbedi’nden, Kyzikos (Kapudağ yarımadası) ve Suriye’de Ba‘lebek’ten sütunlar ile 10.000 işçinin çalışmasıyla birlikte 6 yılda tamamlanan bu yapı 27 Aralık 537 günü büyük bir törenle açılmıştır.

Kubbenin sağlamlığı için yapılan sistem

Kubbenin çapı yaklaşık 31-33 metredir. Bu büyük kubbenin ağırlığının baskısını karşılamak üzere ademeler halinde inen ve ufalan yarım kubbeler yapılmış, pâyeler ve kemerlerle tonozlar yardımıyla karşılanmıştır.

557 yılındaki deprem nedeniyle kubbenin bir kısmı çökmüştür. 6,25 metre kadar yükseltilerek çözümlendikten sonra 24 Aralık 562’de yeniden açılmıştır. 986’daki depremde yeniden çöküntüler yaşanmış ve 6 yıl süren tadilattan sonra yeniden açılmıştır.

1200 yılında İstanbul’a gelen bir ziyaretçi Ayasofya’nın hazinelerini şöyle anlatmıştır: “Büyük sunağın üzerinde İmparator Konstantin’in değerli taşlar ve incilerle süslenmiş tacı asılıdır… Diğer imparatorların taçları ise tamamı gümüş ve altından yapılmış olan kiboriumun etrafına asılmıştır…

1204 YILI HAÇLI SEFERİ ZAMANI: İSTANBUL TAHRİP EDİLİYOR

LATİN İMPARATORLUĞU VE İZNİK İMPARATORLUĞU HARİTASI

1204 yılına gelindiğinde normalde Türkleri ve müslümanları kovup değerli eşyalara ulaşmak için yola çıkmış olan haçlılar aralarındaki mezhep farkı ve çeşitli anlaşmazlıklardan dolayı İstanbul’u yağlamaya girişmişler, İstanbul ellerinden çıkmıştır. O dönemde İstanbulu, Trakya’yı ve Yunan topraklarının bir kısmını içine alan Haçlıların bölgesine Latin İmparatorluğu, başkenti İznik olmak üzere güney ve kuzeydoğu Marmara’da toprakları olan Doğu Roma İmparatorluğuna ise İznik İmparatorluğu denmiştir.

İSTANBUL’DA 2. DOĞU ROMA DÖNEMİ

İstanbul’un nüfusu başta olmak üzere birçok önemli eseri çalıp yağmalayan Haçlılar Ayasofya’ya da zarar vermişlerdir. İstanbul tekrar Ortodoks Doğu Romalıların eline geçince 1317 yılında Ayasofya yeniden tadilat görmüştür. Ancak bu tadilatlar yetersiz kalmış ve 19 Mayıs 1346’da sebepsiz olarak doğudaki başkemerle kubbenin bir parçası çökmüştür.

1402’de Emir Timur’un yanına İspanya Krallığı emriyle elçilik görevini yapmak için dinlenmek üzere İstanbul’a gelen İspanyol elçisi Ruy Gonzáles de Clavijo, Ayasofya’yı harap ve bakımsız bir halde görmüş ve hatıratına düşüncelerini işlemiştir.

Evliya Çelebi Seyahatnâme’sinin bir yazmasından öğrenilen, fakat başka kaynaklarda bulunmayan bilgiye göre, İstanbul’un fethinden birkaç yıl önce yine bir depremde zarar gören Ayasofya’nın kuzey tarafını tamir etmek üzere Ali Neccâr adındaki Türk mimarı Edirne’den İstanbul’a gönderilmiştir. Gerekli takviyeyi yapan mimar Edirne’ye dönüşünde müstakbel minarenin kaidesini de hazırladığını açıklamıştır (Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi)

1453 – ∞: İSTANBUL’DA TÜRK DÖNEMİ

Ayasofya’nın Kubbesi

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde şehrin tahribatını engellemek amacıyla 3 günlük yağma hakkını yarıda kesmiş ve değerli eserlerin zarar görmesini engellemek isteyerek Haçlılar’ın Latin İmparatorluğu dönemine göre çok daha hoşgörülü ve eserlere saygısı olduğunu göstermiştir. Hatta Ayasofya’nın Latin ve Doğu Roma dönemlerinden dolayı harap hali hakkında hüzünlü ifadeler kullanmıştır.

Orta Çağ Dönemi İstanbul

Ayasofya’yı camiye çevirdikten sonra zarar gelmemesi amacıyla camiyi kendi hayratının ilk eseri olarak vakfetmiş, yanına sonraları çok değişikliğe uğrayan bir de medrese yaptırmıştır.

II. Bayezid dönemine ait olduğu iddia edilen güneydoğu köşedeki yivli minare Mimar Sinan’ın eseridir. Kanuni Sultan Süleyman devrinde Budin’in fethi üzerine oradaki başkiliseden alınan tunç şamdanlar, üzerine manzum birer kitâbe yazılarak 1526’da Ayasofya’da mihrabın iki yanına yerleştirilmiştir.

II. Selim de Ayasofya’ya büyük ilgi göstermiş, Bizans devrinden beri narteks kısmında duvara yapıştırılmış olarak duran taşa işlenmiş levhalar halindeki uzun bir karar metnini de tercüme ettirmiştir. Ayrıca yine bu dönemde Ayasofya’nın etrafı onu saran ve yapıya zarar veren evlerden kurtarılmış, Mimar Sinan tarafından takviye payandaları yapılarak yapının çökmesi önlenmiştir.

II. Murad zamanında da kuzeydeki iki minare ile minber, kürsü ve mahfil ilâve edilmiş, Bergama’da bulunan İlkçağ’dan kalma yekpâre mermerden oyulmuş iki büyük küp getirtilerek caminin içine şadırvan yapılmıştır.

Genel anlamda Türk devrinde Ayasofya’nın süslenmesine devamlı surette gayret edildiğinden 1607’de çini olarak mihrap duvarına besmele-i şerif yazılmıştır. 1847-1849 yılları arasında Sultan Abdülmecid’in emriyle geniş ölçüde bir tamire girişilmiştir. 1894 depreminde Ayasofya da zarar görmüş, duvarlarında bazı çatlaklar belirmiş, büyük mozaik satıhları sıva ile birlikte dökülmüştür. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde 1926 yılında tahrip olunan yerleri sağlamlaştırmak amacıyla tadilat görmüştür.

ÜLGEN

// AYTAR DERGİ

30 AĞUSTOS’A GİDEN SÜREÇ: “ZAFER, “ZAFER BENİMDİR” DİYEBİLENİNDİR”

30 AĞUSTOS’A GİDEN SÜREÇ: “ZAFER, “ZAFER BENİMDİR” DİYEBİLENİNDİR”

VAZİYET

1919 yılına gelindiğinde Osmanlı’nın içinde bulunduğu grup savaşta yenilmişti. Memleket felakete sürüklenmiş haldeydi. Bu duruma düşürenler ise Atatürk’ün de deyimiyle “canlarının derdine düşerek” ülkeden kaçmışlardı. Atatürk’ü Samsun’a ülke topraklarındaki işgale direnen halkın direncini kırıp, ellerindeki silahları toplamaları için yollamışlardı. Dönemin din hocalarına Kuvayımilliyeciler’i öldürmenin helal olduğu ve işgale karşı direnmeyip halifenin yanlarında olmaları gerektiği gibi fetvalar verdikleri de söylenir. Ancak o görevinin tam tersini uygulayıp canı pahasına olsa da takvimler 19 Mayıs 1919’u gösterdiğinde milli mücadeleyi başlatmıştı. Ona da 24 Mayıs 1920’de idam fermanı çıkaracaklardı. 

   

Atatürk ve silah arkadaşları memleketin her köşesine gidip halkı işgallere karşı bilgilendirmişlerdi. Ulusal kurtuluşun sesini boğmaya olanak yoktu. Havza’dan Amasya’ya, Erzurum’dan Sivas’a kurtuluş ateşi hızla yanıyor, halk direnişini arttırıyordu. Bu mücadelede Atatürk, o çok sevdiği askerliğinden istifa etmek zorunda kalmıştı. Toplantılardan birinde yine üniformasıyla gelişmişti. Üniformayı bırakmasını gerektiğini söyleyenlere başka kıyafetim yok da diyememişti. Toplantıdan sonra ikinci el kıyafet satın alarak kongreye katılmıştı. 

30 AĞUSTOS’A GİDEN SÜREÇ: “ZAFER, “ZAFER BENİMDİR” DİYEBİLENİNDİR”

    

30 AĞUSTOS’A GİDEN SÜREÇ: “ZAFER, “ZAFER BENİMDİR” DİYEBİLENİNDİR”

MECLİS’İN AÇILIŞI

Direnişin halk desteği etkisini sürekli arttırıyordu. Bu direnişi yönetecek makam da 23 Nisan 1920 yılında açılarak bütün sivil ve askeri makamların tek muhatabı ortaya konmuştu. Doğu’da, Kazım Karabekir’in büyük gayretleriyle, Ermeniler tarafından işgal edilen Kars Kalesi alınmıştı. Yunan ordusu da meclisin açılmasından sonra işlerini kan ve ateşle görmek istemişti. İsmet Paşa, Yunan’ın tuzaklarını askeri zekasıyla yenmişti. İlk defa resmi olarak kazanılan bu muharebeyi Yunanlılar yediremedi. Sonuçta karşılarında “Hasta Adam” güçsüz ve boyun eğmiş şekilde duruyordu kendilerince. Ancak Türk’ün güveni kendisine çoktan gelmişti. II. İnönü adı verilen savaşı da kazanmışlardı. İsmet Paşa ve ordusu, yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini de yenmişti. 

YUNAN İŞKENCELERİ

    Yunan ordusu, zannettikleri gibi “Hasta Adam” olmayan Türk’e karşı iki kere yenilmenin hiddetiyle işgal bölgelerinde halka daha acımasız davranmaya başlamıştı. İşgallerinin başından beri kadınlara ve kız çocuklarına tecavüz ediyorlardı. Sırf zevk için zorla Türk kadınlarını oynatmaya çalışıyorlardı. Üryan şekilde bırakılan erkeklere zorla kendi eşlerini dövdürtme emri veriyorlardı. Anneleri erkek evlatlara peşkeş çekmek istemişlerdi. Evlatları yapmadığı için süngülerle öldürülmüşlerdi. Bebekleri süngü ucuna takıp ateş üstünde kül olana kadar yakıyorlardı. Genç kızların göğüslerini kesmekten zevk alıyorlardı. Bazı bölgelerde çocukları annelerinin gözleri önünde süngüye takıp diri diri ateşe atıyorlardı. Yüzlerce masum insanı evlerin içlerine tıkıp ateşe veriyorlardı. Yaşça büyük bir kadını da küçük küçük parçalara ayırıp sonrasında toplamış, üstüne de kesik kafasını koymuşlardı. Bu işkenceleri yaptıkları köylerde bulunan yollarda insan cesetlerinden ve kandan yürümek bile zor hale gelmişti.

Kütahya – Eskişehir’de de daha donanımlı, daha dinç ve daha kalabalık olmaları bu sefer işlerine yaramış, Türk ordusunu Sakarya Nehri’nin doğusuna çekmeyi başarmışlardı. Büyük Millet Meclisi, Atatürk’ü orduyu komuta etmesine uygun gördü. Nihayetinde Trablusgarp’ta kendini kanıtlayan, Doğu’da Ruslar’ın ilerlemesine karşın çelik gibi duran, Çanakkale’de tarih yazan, Samsun’a çıkan, Kuvayımilliye’yi tek çatı altında toplayan oydu. Bu sorunu çözüme kavuşturan da yine o olacaktı.

30 AĞUSTOS’A GİDEN SÜREÇ: “ZAFER, “ZAFER BENİMDİR” DİYEBİLENİNDİR”

    
    Hazırlıklar yapılmaya başlanmıştı. Tekalif-i Milliye emirleri çıkartılarak savaşan savaşmayan herkes her şeyini koyuyordu ortaya. Zafer sarhoşluğu yaşayan Yunan ordusu, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın önünde ezileceğinden bihaberdi. Paşa onları 100 km içeriye çekerek yoracak, vatanın harim-i ismetinde boğacaktı.

30 AĞUSTOS’A GİDEN SÜREÇ: “ZAFER, “ZAFER BENİMDİR” DİYEBİLENİNDİR”

 22 gün 22 gece sürecek savaş, Paşa’nın stratejist zekasına göre dizayn edilmişti. Diğer savaşlarda olduğu gibi savaşta yenilgi ihtimali varsa, kaybedilen taburların yerleri doldurularak düzenli geri çekilme olmayacaktı. Küçük büyük her birlik bulunduğu yeri koruyarak savaşacaktı. Özet olarak herkes son nefesine kadar çarpışacaktı.


  

Türkler, savaşta farklı stratejileri gören ve ona göre plan hazırlamak isteyen Yunan ordusunu vakit kaybetmeden kovalamaya başlamıştı. Hiç duraksanmadı veya dinlenilmedi. Devamında millet, 300 yıllık savunma ve geri çekilme durumundan saldırı durumuna geçti. İşte Sakarya Meydan Muharebesi böyle kazanıldı.

30 AĞUSTOS’A GİDEN SÜREÇ: “ZAFER, “ZAFER BENİMDİR” DİYEBİLENİNDİR”


    

30 AĞUSTOS’A GİDEN SÜREÇ: “ZAFER, “ZAFER BENİMDİR” DİYEBİLENİNDİR”

Ordunun belli kısmı yok olmuştu. Halk savaştan dolayı bıkmış haldeydi. Büyük Millet Meclisi’nde Paşa’ya karşı muhalefet edenler seslerini daha yüksek sesle belirtir hale gelmişlerdi. Bunlara rağmen umutları yine ona bağlıydı ve başkomutanlık rütbesi uzatılmıştı. O, planlarının gizliliği için hiçbir şey yapmayan bir başkomutan gibi davranarak Ankara’da verilecek olan çay partisine de katıldığını duyurmuştu. Osmanlı Devleti dahil herkes böyle zannederken zafere giden yoldaki son savaşı gizlilik içinde planlayıp harekete geçirdi.


 ZAFER

Yunan ordusunun Türkler’in ilerleyişini fark etmemesi için geceleri yürüyüşe geçen ordu, 26 Ağustos gecesi Yunan kuvvetlerinin berisine intikale başladı. Sabaha karşı ani bir taarruz emriyle Büyük Taarruz başladı. İngiliz Mareşali Charles Townshend’ın “Türkler bu hattı 6 ayda geçerlerse, 6 günde geçmiş gibi sayılmalıdır” dediği hat da çoktan geçiliyordu. Günler, Yunan ordusuna vurulan başarılı darbelerle geçiyordu. 30 Ağustos günü de Başkomutan Meydan Muharebesi yaşandı ve orduların ilk hedefi artık Akdeniz’di. Kaçan Yunan ordusunu kovalayarak şehirlerin birer birer kurtuluşa ermesini sağlamışlardı. Atatürk’ün “15 günde geri alacağız” dediği İzmir, 14. günde işgalden kurtulmuştu. O da, hayranlık duyduğu Emir Timur gibi kısa sürede İzmir’i Hristiyanlar’ın elinden almıştı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi o hiçbir zaman umudunu yitirmemişti. Hizmet ettiği imparatorluk ona idam fermanı çıkardı. Halkın direnişini arttırmak ve milli mücadeleyi hızlandırmak için gittiği memleketlerde bazen arkadaşlarından bile destek göremedi. Kırık kaburga kemikleri sebebiyle dinlenmesi önerilmişken, o kendi sağlığını bir kenara bırakıp savaş alanına gitti. Düşman komutanları çay partilerindeyken, o delik ayakkabıyla muharebelere katıldı. O, umutsuz insanların da umutlarının tekrar canlanmasını sağlayarak zafere giden yolda emin adımlarla ilerledi. Bu başarıların ve aydınlanmış idealistliğin hepimize örnek olması dileğiyle.

30 AĞUSTOS’A GİDEN SÜREÇ: “ZAFER, “ZAFER BENİMDİR” DİYEBİLENİNDİR”

ÜLGEN

// AYTAR DERGİ

SİGARAYI NASIL BIRAKABİLİRİZ?

Sigara içenlerin birçok hastalıkla mücadele etmesine sebebiyet veren bir maddedir. Bunun yanında çevresinde maruz kalanlara da zarar verdiği bilinmektedir. Özellikle de hastalar, hamileler veya çocuklar sigara dumanına maruz kaldığında büyük haklara girilmiş olunuyor.

Saymakla bitmeyecek sigaranın zararlarını hepimiz bir şekilde duyuyoruz. Peki nasıl bırakabiliriz? İşte bununla ilgili bir kaynak buldum ve birçok kişinin aşağıda yazacağım şeyler sayesinde sigarayı bıraktığını öğrendim.

Sigara içenlerin birçok hastalıkla mücadele etmesine sebebiyet veren bir maddedir. Bunun yanında çevresinde maruz kalanlara da zarar verdiği bilinmektedir. Özellikle de hastalar, hamileler veya çocuklar sigara dumanına maruz kaldığında büyük haklara girilmiş olunuyor.

Saymakla bitmeyecek sigaranın zararlarını hepimiz bir şekilde duyuyoruz. Peki nasıl bırakabiliriz? İşte bununla ilgili bir kaynak buldum ve birçok kişinin aşağıda yazacağım şeyler sayesinde sigarayı bıraktığını öğrendim.

1. ADIM: HEDEF

Bir hafta içinde bir bırakmak için bir tarih belirleyin. O tarihe kadar ya azaltarak bırakın ya da birden bırakın.

2. ADIM: SİZİ SİGARA İÇMEYE TETİKLEYEN ŞEYLER NELER?

Sizi tetikleyen şeylerle başa çıkın. Fiziksel veya zihinsel olması fark etmez, sizi sigara içmeye tetikleyen şeyleri öğrenin ve onlarla başa çıkmak için bir plan yapın. Başa çıkabileceğinize emin olana kadar o tetikleyen durumlardan uzak durun.

Örneğin, iş yerinde çalışıyorsanız ve sigara molasına çıkıyorsanız dinlenmek için mola verdiğiniz yer sigara içilebilir bir ortam olmasın. Dinlenmek size zevkli gelen bir aktivite. Eğer onunla sigarayı bağdaştırırsanız negatif anlamda ortaklık kurulmuş olur. Bu zevk-sigara ilişkisini bozmaya çalışın.

Eğer yorucu bir işte çalışmıyorsanız aktif olmaya özen gösterin. Spor yaparak kendinizi yorabilirsiniz. Ya da bir yürüyüş bile bu konuda size yardımcı olabilir. (Yanınızda sigara olmaması kaydıyla)

3. ADIM: STRESLE BAŞA ÇIKMA

Sigarayı bırakmanın strese yol açtığını, bir süre sigara içmeyen bağımlıların stresli olduğu göze çarpabilmektedir. Stres elbette günlük yaşamda olur. Ancak onu yönetmenin diğer sağlıklı yollarını öğrenin. Bunun da bir yolu sigara içilen ortamlardan uzak durmak olabilir. Ayrıca küllük, çakmak gibi onu hatırlatan eşyalardan da kurtulun.

4. ADIM: KENDİNİZE SİGARASIZ ALANLAR OLUŞTURUN

Bu adım yavaş yavaş sigarayı azaltanlar için birebir olacaktır. Nasıl ki kapalı alanlarda, avmlerin bir kısımlarında, otogarlarda sigara içilemez kısımları varsa siz de kendinize öyle ortamlar oluşturarak sigaradan uzak durabilirsiniz. Asla evde, çocukların, hamilelerin, hastaların olduğu bir yerde, insanların kalabalık olduğu yerlerde, çöpünün yangın çıkarabileceği ortamlarda sigara içmemeniz gerektiği gibi. Tabii bunlar herkesin yapması gereken şeylerdir. Siz bunların dışında daha kısıtlayıcı önlemler alabilirsiniz.

5. KENDİNİZE NE KADAR SADIKSINIZ?

Sigarayı bırakmak çok fazla irade gücü gerektirir. Dönüm noktalarına ulaştığınızda kendinizi ödüllendirin ve geri adım atarsanız kendinizi affedin. Yolda kalmak ve bu alışkanlığı tamamen ortadan kaldırmak için mümkün olan en kısa sürede rotanıza geri dönün. Unutmayın ki sigarayı bırakmak kendiniz, aileniz, çevreniz ve cebiniz için mükemmel bir karar olacaktır.

ÜLGEN

// AYTAR DERGİ

HİTLER İLE TANIŞMAYI REDDEDEN TÜRK KADINLARI

1930’lu yıllara gelindiğinde, ulus devletleri oluşmuş ve I. Dünya Savaşı’nın yaraları kısmen de olsa sarılmıştı. Yenilen devletlerde bazıları hala intikam ateşiyle yanıp tutuşsa da yüzeysel anlamda uluslararası iletişimler geçmişe nazaran daha fazlaydı.

Bu iletişimlerin bir sonucu olarak 1936’da Almanya’da olimpiyat oyunları düzenleniyordu. O zamanlar Almanya’nın lideri de Hitler’di.

OLİMPİYAT OYUNLARINDA DAHİ POLİTİKA

Berlin’de düzenlenecek olan olimpiyat oyunlarının açılış töreninde diğer ülkelerin temsilcileri dahi nazi selamı vererek dolaşıyordu. Söylendiğinde göre o vakitlerde olimpiyat selamının nazi selamına benzediğini söyleyenler olacaktı ancak tartışmalar yıllarca sürecekti.

1939’da Almanya dünyayı ikinci büyük savaşa sürüklemesinin son sinyallerini vermesinden 3 yıl önce yapılan bu olimpiyat oyunlarına ülkemizden de sporcular katılmıştı.

1916 doğumlu iki Türk kadın sporcumuz ve aynı zamanda arkeolog olan Halet ÇAMBEL (Fotoğraftaki) ve Suat Fetgeri AŞENİ eskrim dalında ülkemizi temsil ederek ilk Türk kadın olimpiyat sporcuları olarak zaten baştan adlarını tarihe yazmışlardı. Bunun yanında olimpiyat oyunlarına damgalarını vurarak Hitler ile tanışmayı ve tokalaşmayı reddetmişlerdi. Reddetmeleri hakkındaki Halet ÇAMBEL’in cümleleri ise şöyleydi:

1916 doğumlu iki Türk kadın sporcumuz ve aynı zamanda arkeolog olan Halet ÇAMBEL ve Suat Fetgeri AŞENİ eskrim dalında ülkemizi temsil ederek ilk Türk kadın olimpiyat sporcuları olarak zaten baştan adlarını tarihe yazmışlardı. Bunun yanında olimpiyat oyunlarına damgalarını vurarak Hitler ile tanışmayı ve tokalaşmayı reddetmişlerdi. Reddetmeleri hakkındaki Halet ÇAMBEL'in cümleleri ise şöyleydi:

“Bize verdikleri Alman mihmandar sporcu kız, Bizi Hitler’e takdim etmeyi önerdi. Biz de Hitler rejimi olunca gelmezdik.”

Soldaki Fotoğrafta: Halet ÇAMBEL (soldaki) ve Suat Fetgeri AŞENİ (sağdaki)

Alman Arkeoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Felix Pirson ise Çambel’in Hitler’le tanışmayı reddeden önemli bir bilim kadını olduğunu belirtti. Bu davranışın cesaret örneği olduğunu ifade eden Pirson, “Bu davranış beni çok etkilemiştir. Bu noktada Almanlar, bir Türk kadınından çok şey öğrenebilirler.” dedi.

ÇAMBEL kariyerine arkeolog olarak devam etmiş ve 2014 yılında, Suat Fetgeri AŞENİ ise 1970 yılında yanımızdan ayrılmıştır.

ÜLGEN