// AYTAR DERGİ

Son Akşam Yemeği Eserinin Esrarengiz Hikayesi

Leonardo da Vinci’nin resmettiği Son Akşam Yemeği adlı eseri bilmeyenimiz yoktur. Kısaca bahsetmek gerekirse, eserde İncil’deki Yuhanna bölümünde bahsedilen üzere İsa ve 12 havarisi ile yemek yerken birinin ona ihanet edeceği resmedilir. Da Vinci’nin eseri yaptığı esnada yaşadıkları ve eser üzerinde kullandığı teknikleri konusunda onlarca görüş vardır. Bu görüşlerin biri de Pablo Coelho’nun Şeytan ve Genç Kadın adlı kitabında geçendir ki, görüşün takdire şayan beyin fırtınasıyla hazırlandığına siz de şahit olacaksınız.

Da Vinci, Son Akşam Yemeği Eserini yapmak için iyiyi İsa’nın bedeninde, kötüyü de İsa’nın havarisi olan ve ona ihanet eden Yahuda’nın bedeninde tasvir etmesi gerekiyordu. İyilik ve kötülük kavramlarını eserinde belli etmek istiyordu.

Tasvirler için modellemelere ihtiyacı olan Da Vinci, bir gün koronun bir konserine denk gelir. Oradaki bir sanatçının İsa tasvirine çok uyduğunu gözlemler. Onu, poz vermesi için atölyesine davet eder ve onu resmeder.

Aradan üç yıl geçmiştir, fakat eserde hala Yahuda resmedilmemiştir. Da Vinci, istediği modellemeyi hala bulamamıştır. O sıralarda sokakta, zil zurna sarhoş, eski püskü kıyafetli, üstü başı dağınık birini görür. Onun tasvirini yapacağı Yahuda’ya çok benzediğine karar vererek adamı atölyesine davet etmiştir.

Yahuda tasvirinde kullanılan adam ayıldıktan sonra çevresine daha gözlemci olarak baktığında, eserin ve atölyenin bir yerlerden tanıdık geldiğini fark etmiştir.. Bunu Da Vinci’ye söylediğinde bunun imkansız olacağını belirtmiştir. Bunun üzerine adam, “3 yıl önce, henüz vaziyetim bu kadar kötü değilken, koroda şarkı söylediğim bir gün ressamın biri beni İsa’nın yüzü için modellik yapmam üzere davet etmişti.” dediğinde Da Vinci durumu anlar.

Böylece iyilik ve kötülük aynı yüzde resmedilmiştir. İkisi apayrı bedenlerde yaşamamaktadır. Bir kişi içerisinde iyiliği de kötülüğü de barındırabilmektedir.

// AYTAR DERGİ

ALBRECHT ALTDORFER: HAYATI VE SANATSAL ÜSLUBU

Albercht Altdorfer’in Hayatı

Almanya’nın en ünlü ressamlarından olan Albrecht Altdorfer, 1485-1538 yılları arasında yaşamıştır. Resenburg veya Altdorf’ta doğmuş olduğu düşünülmektedir. Ressam ve minyatürcü olan babası Ulrich Altdorfer’den etkilenerek resme ilgi duymuştur. Yaşadığı süreç içerisinde sadece resimle uğraşmamış bakır oymacılığı ve mimarlık da yapmıştır. Sanatçının hayatı ile ilgili elimizde çok fazla bilgi bulunmamasına karşın günümüze kadar ulaşabilmiş bazı belgelerden onun hayatı ve yaşamı ile ilgili bilgi sahibi olmamızı sağlamaktadır. Bunlardan biri bize sanatçının 1525 yılında Almanya’nın Regensburg belediyesi tarafından şehrin en önemli sakini seçilmiş olduğunu gösteren bir belgenin varlığıdır. Bu dönemde Almanya’da kayzer olan I. Maximilian Altdorfer’e birçok eser yaptırmıştır. Altdorfer’i ve eserlerini seven kayzer sanatçıyı belediye başkanı yapmak istemiş fakat olumlu bir cevap alamamıştır. Belediye başkanlığı yapmamış olsa da meclis üyesi olarak yer almış ve şehrin mimarı olarak çalışmıştır. Mimarlık yaptığı 1529/30 yıllarında şehrin surlarını Türkler’in saldırısına karşı sağlamlaştırma gibi önemli bir rolü üstlenmiştir.

Albercht Altdorfer’in Sanatsal üslubu

Ressamlık hayatına baktığımız takdirde, ilk eserini 1506 yılında vermiştir. Alman sanatçılar içerisinde ilk manzara ressamlarından biri olarak kabul edilmiştir. Lucas Cranach’ın manzara resimlerinden etkilenmiş ve sitilini geliştirerek yeni eserler vermiştir. Resimlerinde manzara sahnelerini çokça ele almasının yanı sıra bu sahnelere mimariyi ve insan figürlerini de eklemiştir. Resimlerin olay örgülerine baktığımız takdirde tarihsel sahneler çokça resmetmiş olduğunu ayrıca bu resimlerde İsa ve Meryem ikilisine çokça yer verdiğini görmekteyiz. Detaylara önem veren Altdorfer, kalabalık ortamları ve koyu renkleri tercih etmiştir. İlerleyen yıllarda üsluba daha çok önem veren Altdorfer, İtalyan modelinde insan figürleri resmetmiş ve bunun yanı sıra koyu renklerden arınmış, açık renkleri resimlerine dahil etmiştir.

Albercht Altdorfer, ‘İssus’ta İskender Savaşı’, 1529, Alte Pinakothek Münih.

// AYTAR DERGİ

LOUVRE’UN İLGİNÇ YANI: SULTAN SÜLEYMAN

Louvre Müzesi, Tarihi

LOUVRE İLGİNÇ YANI: SULTAN SÜLEYMAN

Fransa ülkesinin Paris ilinde bulunan, estetik, camdan piramit şeklindeki Louvre müzesini hepimiz bir şekilde ya duymuşuzdur ya da görmüşüzdür. Okurlarımızın arasında Bursa merkezini görmüş kişilerden müzenin Zafer Plaza ile benzerliğini düşünmeden edenler yoktur diye düşünüyorum.

LOUVRE İLGİNÇ YANI: SULTAN SÜLEYMAN

Zafer Plaza/ Bursa

350.000’den fazla objeyi 30.000’den fazla esere misafirlik yapan bu müze, müze halini almadan önce arazisinde bir kale bulunuyordu. Fransız kralı I. François kaleyi yıktırıp kendine saray yaptırmıştı. 1789 Fransız Devrimi’nde saray boş kaldı ve 1793’te de müze haline gelmesi kararlaştırıldı.

Müze yapılmıştı ancak içinin bolca doldurulması gerekti. Sömürge anlayışlı Fransa’nın aynı anlayıştan ülküsünü sürdüren Napoleon Bonaparte , isimlere Ninja Kaplumbağalar’dan aşina olduğumuz Michelangelo, Raphael gibi önemli isimlerin tablolarını “çalarak” müzeye getirdi. İtalya’daki binlerce değerli eser yeterli gelmemiş olacak ki bu sefer gözünü Mısır’a dikmişti. Oradan da eserlerini topladıktan sonra Prusya ve İspanya’dan da faydalanmıştı.

Louvre Müzesi için eser toplamak yalnızca Napoleon dönemiyle bitmemişti. İngiltere’de, Hollanda’da, İtalya’da, Amerika’da Anadolu’dan çaldıkları eserlerle müzelerini dolduranlar arasında Fransa da vardı. Bunlar için ayrıca bir yazı yazmak gerektiğinden konunun bu kısmını burada bırakıyorum.

Louvre Müzesi’nde Anadolu’dan Çalarak Sergilenen Eserler

Okuduğum kitaplarda bildiğimiz kadarıyla 30’dan fazla bizden çalınmış eserler şu an Louvre Müzesi’nde. Bildiğimiz kadarıyla diyorum, çünkü Osmanlı devleti zamanında kendini gizleyerek ya da nizamnamelerdeki boşluklardan faydalanarak eserlerin kaçırılmaları bolca yaşanan bir hadiseydi. Bunlardan bazılarını aşağıya bırakıyorum.

LOUVRE İLGİNÇ YANI: SULTAN SÜLEYMAN

Görmüş olduğunuz eser Hatay’dan çalınmıştır. Üç Güzeller Mozaiği olarak geçmekte.

Yunan mitolojisinden Paris, Hermes adına altın elmayı üç kişiden birine götürmeliydi. Athena, Hera veya Aphrodite. Paris, Aphrodite’i seçerek elmayı ona veriyor.

LOUVRE İLGİNÇ YANI: SULTAN SÜLEYMAN

Bu eserin adı ise Mevsimler Mozaiği. Yine Hatay’dan çalınmıştır. Milattan Sonra 325 yılında yapılmış. Üzerinde mevsimler ve av sahneleri betimlenmekte.

Unutmadan şunu söylemeliyim ki, birçok eser de uzun uğraşlarımız sonucu ülkemize iade edilmiştir. Bu eserler gibi onlarcası zamanın sömürge ülkelerinin şimdiki müzelerinde hala sergilenmekte olup bu eserlerin akıbeti hakkında ne kadar bilgimiz olursa o kadar tarihsel zenginliğimizi koruma olanağımız artar.

Louvre Müzesi’nde Tanıdık Bir Yüz

Çalıntı eserlerden bahsederek biraz bilgilendirme garetimden sonra başlığın manasını açıklayarak merakları gidermek istiyorum.

Louvre Müzesi’nin adını en yükseklerde tutan Mona Lisa tablosuyla aynı odada bulunan İtalyan ressam Paolo Veronese’nin 1563 yılında tamamladığı Kano’da Düğün adlı tabloda sol tarafda yuvarlak içine alınan yerde Kanuni Sultan Süleyman ve Sokullu, Ortada yuvarlak içine alınanda ise Hz. İsa tasvir edilmiştir.

LOUVRE İLGİNÇ YANI: SULTAN SÜLEYMAN
LOUVRE İLGİNÇ YANI: SULTAN SÜLEYMAN

Daha yakından hali. Sağ eli masanın üzerinde. Sağına doğru kafasını çevirmekte. Kafasını çevirdiği yerde ise arkasına doğru bakan, Kanuni’den çok daha koyu tenli çizilmiş Sokullu Mehmed Paşa.

Tablo tuval üzerine yağlı boya ile 15 ayda çizilmiş olup 660 × 990 cm boyutlarındadır. Boyutunu daha iyi kavramak adına aşağıdaki resme bakabilirsiniz.

LOUVRE İLGİNÇ YANI: SULTAN SÜLEYMAN

Son olarak, ilginç yanı diyerek yalnızca dikkatleri çekme amacı güttüğümü belirtmek isterim. Nihayetinde İtalya’nın, Avusturya’nın, Fransa’nın bir kasabasında birçok kişinin Türklerin oraya fethetmemesine rağmen Kanuni dönemi ve civarının ihtişamından çeşitli kaynaklar ve söylentilerinden etkilenerek Türkçe öğrendiğini, Türk gibi giyindiğini okumuştum. Bu sebeple bir ressamın da tablosuna böyle bir hükümdarı ve Osmanlı’nın çok önemli bir paşasını eklemesi hiç de garip değil.

ÜLGEN

// AYTAR DERGİ

VAN GOGH KULAĞINI NEDEN KESTİ?

Dünyadaki en önemli sanatçılardan biri olan Vincent Willem van Gogh, 30 Mart 1853’te Hollanda’da dünyaya gelmiştir. Sanatını icra etmeye 1881 yılında başlamıştır. Küçük kardeşi Theo ağabeyinin resme olan yeteneğini fark etmiş, ona maddi ve manevi açıdan yardımlarda bulunmaya başlamıştır.

 1888 senesinde Fransa’da Arles Kasabası’na gitmiştir. Bu kasabanın sahip olduğu Akdeniz İklimi Vincent’ı büyülemiştir. İlk geldiğinde büyülendiği kasabanın iklimi artık onu bunaltmaya başlamıştır. Çünkü tarlada güneşin altında çalışmak Vincent’ın sinirlerini yıpratmıştır. Bunun yanında belli bir süredir ev arkadaşı olan Paul Gaugin’in küstah tavırları da onu sinirlendirmiştir. Bu yüzden artık onunla yaşamak zor gelmiştir. Bir süre sonra Vincent dayanamayıp o an kesici alet olarak gözüne çarpan usturasını sinirle eline almıştır. Her şey çok hızlı gelişmiştir. Birden usturasını Gaugin’in gırtlağına doğru götürmüş ve buna rağmen Gaugin kendini korumayı başarmıştır. Ancak hırsını alamayan Vincent, usturayla kendi sol kulağını kesmiştir. Onun için her şey sıradan bir durum gibidir. Sanki o anda dünyanın başka yerinde de biri kulağını veya burnunu kesiyor olabilirdi. Öylesine bir soğukkanlılıkla kestiği kulağını bulunduğu kasabanın genelevinden tanıdığı bir kıza götürmüştür.

Kaynak: Gauguin’s Intimate Journals

ÂRÂ