// AYTAR DERGİ

KAR MASKESİNİN TARİHİ: BALAKLAVA SAVAŞI

Kar maskesi, 25 Ekim 1854 yılındaki Balaklava Savaşı’na kadar uzanıyor. Savaşta bir tarafta Osmanlı, Fransız ve Britanya İmparatorlukları yer alırken diğer tarafta Rus İmparatorluğu yer almaktadır.

Kırım’daki Sivastopol kentini Ruslar’dan geri almak amaçlı yapılan bu savaş çok soğuk vakitlerde yer almaktaydı. İngiliz askerleri acı soğuklarda sıcak kalmak için kar maskesini özellikle de Balaklava Savaşı’nda giymişlerdir. Genellikle yünden örülen bu maskeler yüzlerini soğuk rüzgardan ve kardan korumuştur. Kar maskesinin adı İngilizcede “balaclava” olarak geçmektedir. Bilinirliği bu savaşta alınmasıyla birlikte adı o şekilde kalmıştır.

Zamanla kar maskesi de savaştan daha fazlası ile ilişkili hale gelmiştir. Kayak ve dağcılıkta, sert havalardan yüzü korumak için pratik bir yol sunmuş oldu. Yirminci yüzyıla gelindiğinde ise ekstrem ortamlarda motosiklet sürücüleri ve işçiler tarafından da giyildi.

Kültürel olarak, kar maskesi farklı anlamlar kazanmıştır. Protestocular ve haydutlar için tanınırlığı engelleme amacıyla kullanıldı. İster korunmak ister gizlilik için giyilsin, tarih onu gelişimsel olarak onu hayatımıza soktu.

// AYTAR DERGİ

OSMANLI’DA MAHALLE KÜLTÜRÜ: YAŞLI KADINLAR NEDEN PENCEREDEN DIŞARISINI İZLİYOR?

Günden güne yabancılaştığımız bazı kavramlar vardır. Bunların birçoğu da mahalle kültürü içerisinde olan komşuculuk.

Kimi zaman şehirlerin mezar taşları olan gökdelenler, kimi zaman yaşam telaşesi derken komşu kavramından mahalle içine özgü dayanışmadan nezaketten uzak bir yaşam sürdürebiliyoruz. Bunun yanında bazı alışkanlıkları da yanında götürüyoruz. Site iç apartmanlar, caddedeki bulvarlar, yanlarında binalar eski ortamın dar sokaklarını izleyen yaşça büyük kadın vatandaşlarımızın dışarıda oyun oynayan çocukları izlemesi, yoldan geçen tanıdıkları ile sohbet etmesi tarih olmakta. Ancak bundan birkaç yüzyıl öncesine kadar onların yapabildiği bu alışkanlığın bir sebebi vardı ve bu sebep Osmanlı’daki hukuk sistemi ile alakalıydı.

Kimi zaman şehirlerin mezar taşları olan gökdelenler, kimi zaman yaşam telaşesi derken komşu kavramından mahalle içine özgü dayanışmadan nezaketten uzak bir yaşam sürdürebiliyoruz. Bunun yanında bazı alışkanlıkları da yanında götürüyoruz. Site iç apartmanlar, caddedeki bulvarlar, yanlarında binalar eski ortamın dar sokaklarını izleyen yaşça büyük kadın vatandaşlarımızın dışarıda oyun oynayan çocukları izlemesi, yoldan geçen tanıdıkları ile sohbet etmesi tarih olmakta. Ancak bundan birkaç yüzyıl öncesine kadar onların yapabildiği bu alışkanlığın bir sebebi vardı ve bu sebep Osmanlı’daki hukuk sistemi ile alakalıydı.

Osmanlı’da iş yaşamında kadınların özellikle de yaşlı kadınların neredeyse hiçbir payı bulunmamaktaydı. Kadınların evlilik programlarının, sosyete pazarlarının sabah kuşağında olmadığı bir dünyayı hayal edersek ne yazık ki sosyalleşebileceği yahut vakit geçirebileceği hiçbir şey yoktu. Caddede ve mahallelerde günümüzdeki gibi güvenlik kameralarının olmadığı, kameralı telefonların henüz icat edilmediği o zamanlarda mahallede bir suç işlendiğinde şahitten başka birebir suçu bulduran bir organ yoktu. Ayrıca o suçluyu bulana dek suçluyu bulmaya görevlendirilmiş kadıya mahalleler yevmiye mantığında vergi ödüyordu. Kimi zaman bir mahalleli sabah uyandığında sokakta bir ceset görüyor, bu cesedin katili daha bulunmadığı için yan mahalleden o mahalleye atıldığı ve eğer cesedi kadı o mahallede görürse katil bulunana dek vergiyi onların ödeyeceklerini biliyorlardı. Böyle durumlar yaşandığında cesetlerin mahalleler arası taşındığına da şahit olmuşlardı. Bundan dolayı iş hayatında yer bırakılmayan kadın vatandaşlarımız ceset vb. vergilerden hızlıca kurtulabilmek adına mahalle içi dedikodu organizasyonu kurarak adeta güvenlik kamerası gibi olan biteni izliyorlardı. Çocukluğumuzda hatırladığımız kadınların pencereden dışarı izleme alışkanlığı da onların anneannelerinden/babaannelerinden gördükleri ve anlam veremedikleri alışkanlık olarak hafızalarına kazındığı için onlar da bu faaliyeti gerçekleştiriyorlardı.

ÜLGEN

// AYTAR DERGİ

YENİLGİSİZ NAPOLYON’U AKKA’DA DURDURAN CEZZAR AHMET PAŞA

YENİLGİSİZ NAPOLYON'U AKKA'DA DURDURAN CEZZAR AHMET PAŞACEZZAR AHMET PAŞA KİMDİR?     

    Hayatının ilk vakitlerine dair bilgilere sahip olamadığımız Cezzar Ahmet Paşa’nın 1720 ile 1735 tarihleri arasında Bosna’da doğduğu tahmin edilmektedir. Orada Hekimoğlu Ali Paşa’nın hizmetine girerek 1756 yılında yine onunla birlikte Mısır’a gitmiştir.
    Mısır’da bir süre Ali Paşa’yla birlikte kaldığı sıralarda Boşnak lakabıyla tanınmaktaydı. 1758’de hacca gittikten sonra ardından Mısır Kahire şeyhülbeledi Bulutkapan Ali Bey’in adamlarından olan Buhayre kâşifi (sancak beyi) Abdullah Bey’in hizmetine girdi. Ancak Abdullah Bey de Hunadi urbânına karşı yaptığı seferde öldürülmesi üzerine Buhayre kâşifliğine kendisi getirildi. Ayrıca Hunadi urbânına yapılan seferde birçok rakibi develeriyle birlikte öldürdüğü için “deve kasabı” anlamına gelen Cezzar unvanını almıştır. Bundan sonra resmi kayıtlara da bu unvanla çıktığı belgelerde görülmektedir.
Geçen zamanla birlikte Cezzar Ahmet Paşa’nın gücü ziyadesiyle artmış, kurduğu askeri kuvvetle âsi urbân ve aşiretlerle mücadeleye başlamıştır. Osmanlı’nın ona karşı otoriteye bağlılığı konusunda endişeleri olsa da Şam ve Sayda valilikleri arasında karışıklıkları çözmesi nedeniyle onu desteklemeyi uygun görmüşlerdir.
    Topraklardaki karışıklıkları düzeltirken bir yandan da Akka merkezli kurduğu yönetimin çevresindeki hububat ve ipek ticaretini tekeline almıştı. Ticarette endişeleri artan Fransızlar durumu İstanbul’daki elçilerine bile iletmişlerdir. Ancak Fransızlar da onun gücünün karşısında iyi niyetlerini göstermekten başka bir çarelerinin olmadığını fark etmişlerdir. Ta ki Napolyon gelene kadar.
    Mısır’ı işgal eden Napolyon’un bu hareketine büyük bir tepki gösteren Osmanlı hükümeti, yapılan müzakereler sonucu, Mısır’ı çok iyi tanıyan Cezzar’ı Mısır seraskeri olarak tayin edip gerekli asker ve malzeme yardımı göndermeyi kararlaştırdı.
    Napolyon da Mısır’da sıkışınca Suriye bölgesine ilerleyip bu bölgedeki Akka’yı kontrol altına almayı karar verdi. 1799 yılındaki hücumlarla başlayan Akka muhasarası sırasında İngiliz donanmasından da yardım gören Cezzar bunlara şiddetle karşı koydu. Kuşatmada yeni kurulmuş Nizâm-ı Cedîd askerine mensup bir kuvvet Akka’da bulunduğu gibi İstanbul’dan da donanma ile yeni askerî kuvvetler gönderilmişti. Birbiri ardınca yaptığı saldırılardan bir sonuç alamayan Bonapart, yardım kuvvetlerinin yetişmesinden bir süre sonra 20 Mayıs’ta kuşatmayı kaldırıp geri çekilmeye mecbur oldu.
    65 yaşlarında Napolyon karşısında zafer kazanan Cezzar Ahmet Paşa, iyice yaşlandığı bu tarihlerde istiklâle kadar gidebilecek çok geniş bir nüfuz sahasını idare fırsatını yakalamış oluyordu. Fakat bu elverişli durum fazla sürmedi, Bir süre sonra her bakımdan geliştirip kendisine merkez yaptığı Akka’da 23 Nisan 1804’te vefat etti.
    Napolyon’un bu başarısız girişimi karşısında ise “Akka’da durdurulmasaydım, bütün Doğu’yu ele geçirebilirdim!” ve “Kader beni ihtiyarın oyuncağı yaptı.” sözlerini söylemiştir.
 
YENİLGİSİZ NAPOLYON'U AKKA'DA DURDURAN CEZZAR AHMET PAŞA
 
Meraklısına okuma önerileri
  • İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Bonapart’ın Cezzar Ahmed Paşa’ya Mektubu ve Akkâ Muhasarasına Dair Bir Deyiş, Cilt: 28 Sayı: 111, 1964.
  • Selda Güner, Cezzâr Ahmed Paşa (Ö. 1804) Hakkında Bir Takrîr Münasebetiyle Suriye’de İktidar Oyunları, Cilt: 79 Sayı: 284, 2015
  • TDV İslam Ansiklopedisi, Cezzar Ahmed Paşa

ÜLGEN