Yüreklere düştü ateş, rüzgar onu harlıyor. Hainler olmuş birer maşa, kor ile oynuyor. Tohumdan fidana, fidandan ağaca, on binlerce yılın emeği; Yere düşen kıvılcımla bir anda yok oluyor.
Canını hiçe saydı nice yiğitler, Seferber oldu, tüm çiftçiler, Ateşin üstüne koştular hiç düşünmediler. Ağaçlar kül oldu, bedenler toprak. Ciğerleri yanan analar ağlıyordu.
Siz birdiniz biz yüzbinler, Alevler karşımızda boyun eğdiler. Mayası bozuk sütü çiğ hainler, Bu vatan ancak size mezar olurdu.
// AYTAR DERGİ
HAYAT ACI ÖĞRETİR
İnsan yaşamı boyunca iyi kötü yaşadıklarından deneyimler elde eder, tecrübe kazanır. Hayatımız boyunca karşımıza istediğimiz tipte ve karakterde insan çıkmaz. Her zaman karşımıza eksiklerimizi ve zaaflarımızı dolduracak insanlar çıkmıştır. Onlar da bizi yarı yolda bırakarak, çile çektirerek, kırarak, üzerek ve zorda koyarak hayatı acı öğretirler. İnsanlar yeterince kırılıp, üzülüp acı çektikten sonra yaşadıklarından ders çıkararak deneyim sahibi olur, tecrübe ederler. Sonucunda acı da olsa hayatı öğrenirler.
Hepimizin hayatında kırılma noktaları var. Bu kırılma noktalarından sonra hayat karşısında olgunlaşıyoruz. Bazı şeyleri uzakta aramayın çünkü insan en ağır edeli ve en ağır darbeyi en yakınından, en güvendiğinden, en sevdiğinden alıyor. İnsanın kendine yakın gördüğü, sevdiği ve güvendiği insanlardan en ağır darbeyi alması onlara karşı en ağır bedeli ödemesi onlara karşı savunmasız olmasından kaynaklanıyor.
Sizlerin yaşattıkları karşısında sessiz kalıyorsa insan, haklılığından değil. Karşınızdakinin edebindendir. Hayat neler getirir bilinmez. O yüzden tekrar bakabilmeniz içindir.
Hayat da çektiğin acı kadar olgunlaşıyor, olgunlaşırken hayat acı şekilde öğretiyor.
// AYTAR DERGİ
KALEME GELEN ŞİFA: SAĞLIKLI BESLENEN YAZARLAR VE FİLOZOFLAR
Bir yazar yalnızca açlıktan değil, bilinçten de doğar. Kalemine yön veren bazı zihinler vardır ki, sadece sayfalarını değil sofralarını da özenle düzenler. Onlar için yemek; bedenin yakıtı, zihnin aynası, ruhun dengesi gibidir. Düşüncelerini besleyen şey yalnızca okudukları değil, yedikleri de olur. Sağlıklı beslenmek, kimi zaman daha çok yazmak için bir şart, kimi zamansa hayata karşı duyulan saygının bir biçimidir. Bu yazıda, kelimeleri kadar öğünleri de ölçülü olan, tabağına olduğu kadar hayatına da dikkat eden edebiyatçılara göz atıyoruz.
Haruki Murakami – Kelime Kaslarını Koşarak Güçlendiren Yazar
Her sabah aynı saatte kalkar, koşar, yazar. Murakami için yazmak yalnızca zihinsel bir eylem değil, fiziksel bir hazırlık sürecidir. Sağlıksız tüm besinlerden uzak durur, zararlı içecekleri neredeyse hiç tüketmez, düzenli su içer. Onun beslenme biçimi, tıpkı cümleleri gibi sade ama derinliklidir. “Koşmasaydım Yazamazdım” adlı eserinde hem bedenine hem de zihnine nasıl baktığını açıkça anlatır. O, sağlıklı beslenmeyi sadece yaşam süresini değil, yazma süresini de uzatan bir strateji olarak görür.
Platon – Bedenin Hafifliği, Zihnin Yükselişi
Platon’un sofrası, düşüncenin hizmetindedir. Onun için beslenmek, yalnızca fiziksel ihtiyaç değil, ruhun uyumu için gerekli bir ölçülülük sanatıdır. Devlet adlı eserinde “bedeni şımartan bir yaşam”ı eleştirir; çünkü tutkularla dolu bir mide, adaletli bir zihne yer bırakmaz. Platon’un ideal bireyi, ne çok yer ne de çok içer — çünkü düşüncenin yolu, mideyi değil ruhu doyurmaktan geçer. Platon’un öğrencilerine önerdiği diyetler de sade ve ölçülüdür: çok fazla et, yağlı yiyecekler ya da sağlıksız içecekler önerilmez. Sağlıklı bir beslenme, ruhun erdemlerine daha yakındır. Onun gözünde sağlıklı beslenme, yalnızca fiziksel sağlık değil, ahlaki bir duruşu temsil eder. Tabağında ölçü, düşüncesinde denge var olmuştur.
Jean-Jacques Rousseau – Doğanın Sofrasında Ne Fazla, Ne Eksik
Rousseau için yemek, doğayla kurulan bir barış anlaşmasını temsil eder. Felsefesinin temel düşüncesi olan “Doğaya dön!” ilkesi ile yalnızca toplumsal yapıları değil, alışkanlıkları da sorgular. Rousseau; işlenmemiş, sade ve doğal besinlerle beslenmeyi tercih eder. Çocukluk hatıralarından başlayarak yazılarında sık sık sofradan, kokulardan, mevsimlik ürünlerden bahseder. Yalın, gösterişsiz ve yerel yemekler onun yaşam felsefesine uyum sağlar. Sofrasında bol sebze, meyve, tahıl ve dinginlik vardı. Rousseau’ya göre sağlıklı beslenmek, yalnızca bedeni değil, doğayı da onurlandırmak anlamına gelir. Yazılarında sezilen o pastoral dinginlik, tabaklarında da sirayet eder.
Henry David Thoreau – Doğa ile Bütünleşen Yazar
Mütevazi kulübesinde geçirdiği yıllarda, sade ve bilinçli bir yaşam biçimini benimsemiştir. Sofrasında çoğunlukla doğanın sunduğu mevsim sebzeleri, tahıllar ve saf kaynak suyu bulunur. Et tüketmekten kaçınır, çünkü hayvanların yaşam hakkına saygı duyar ve bedenine gereksiz yük bindirmemeyi arzular. İşlenmiş ve yapay gıdalardan uzak durması, onun hem ruhsal hem bedensel arınmayı hedefleyen yaşam felsefesinin somut yansımasıdır. Beslenmeyi sadece bir ihtiyaç olarak değil, aynı zamanda zihnin berraklaşması ve yaratıcılığın açılması için bir disiplin olarak görür. Thoreau’ya göre, sade ve temiz bir sofra, insanın düşünce ufkunu genişletir; nefsin hırçın arzularından arınmış beden, kalemin özgür akışına zemin hazırlar. Onun bu yaklaşımı, yemeğin bir ritüel ve hayatın özüne yakınlaşma biçimi olduğunu gösterir.
// AYTAR DERGİ
HZ. HIZIR
İnsanların en zor anında, insanlara yardım ettiğine inanılmaktadır. Bunun yanı sıra başka bir inanışa göre kıyamet zamanında Deccal’in yalanlarını yüzüne vuracak kişi olmaktadır. Allah’ın salih kulu olan Hz. Hızır, büyük hikmete ve mistik bilgiye sahip bir kimse olarak tarif edilmektedir. Hızır; Türk, İslam ve Orta Doğu inançlarında peygamber olması muhtemel kişiler arasında sayılır. Hıdır veya Kıdır olarak da söylenir.
Hızır, zor anlarında insanların yardımına koşar, başkalarının kılığına bürünebilir, olağanüstü özellikleri olan bir peygamber olarak düşünülür. Ölümsüzlüğe ulaştığı söylenir. İnsanlara ak sakallı biri gibi ya da bir tanıdığı gibi görünebilmektedir. Bazen darda olan insanlara yardım etmek için gelirken bazen de onlara bir ilim öğretmek amacı ile gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de de Allah (cc) tarafından kendisine bazı özel hikmetler ve ilimler verilen birinden bahsedilmektedir. Allah darda kalana, eğer dilerse, Hızır Aleyhisselam üzerinden yardım gönderir. Fakat unutmamak icap eder ki yardım Hızır’dan değil Allah’tandır. Velhasıl Allah Teâlâ’nın lutfu ile Hızır Aleyhisselam herkese görünebilir.
Allahu Teâlâ her insanın karşısına Hz. Hızır’ı çıkarabilir. Bu karşılaşmada önemli olan Hz. Hızır’ı tanımak anlamaktır. Bende tam olarak bununla alakalı kendi hikayemi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Benim çocukluğum ve gençliğim tek katlı küçük bir evde geçti. Evimiz bir yamaçta bulunuyor, diğer evler arasından geçen dar engebeli patika yollarla asfalt yola bağlanıyordu. Birgün evde tek başıma otururken dış kapı çaldı. Kapının sesini duyunca yerimden kalkarak gidip kapıyı açtım. Karşımda orta boylarda aksakallı, ak saçlı, nur yüzlü ve insanın içine huzur veren bakışları olan bir ihtiyar vardı.
Amcacım buyur bir şey mi istedin birine mi baktın?
Oğlum çok açım. Varsa bana bir şeyler verebilir misin?
Evde yalnızdım ve tanımadığım ilk defa gördüğüm birinin bu talebi ve isteği karşısında şaşkınlık ve tedirginlik yaşayarak bir an boş gözlerle baktım. Şaşkınlığımı üzerimden atıp kendime geldiğimde;
Amca evde kimse yok ayrıca şu an sana verebileceğim bir şey de yok.
Emin misin evladım hiç mi bir şey yok?
Evet.
Bir ekmek parası bari versen?
Param da yok.
Oğlum vitrine baksan bardakların olduğu yerde vardır belki?
Hayır amca evde de hiç para yok..
Amca ile yaşadığım diyaloğun ardından kapıyı kapatarak eve girdim. Amcanın söyledikleri aklımdaydı ve direk vitrine baktım. Vitrinde onun dediği gibi bardakların olduğu yerde bir miktar para bulunuyordu. Hiç düşünmeden vitrinden parayı aldım ve amcaya yetişerek parayı vermek için dışarı koştum. Ancak ortalıklarda kimsecikler yoktu. Bütün bu olanlar saniyeler içinde olmuştu. Bu kısa süre içerisinde ihtiyar birinin diğer evler arasından geçen dar engebeli patika yolları aşarak asfalt yola çıkıp uzaklaşması imkansızdı. Bu olay yaşandığında 16-17 yaşındaydım. Bir müddet durumu algılamaya çalıştım. İnsan genç yaşta bazı yaşananlara anlam veremiyor. Saniyeler içinde ihtiyar birinin bir anda buharlaşır gibi ortadan kaybola bilmesi imkansız ancak Hızır olması lazım. Belki de Allahu Teâlâ Hz. Hızır’ı karşıma çıkarmıştı ama ben anlayamamıştım.
Allahım kimseyi dara düşürmesin zorda bırakmasın. İnsanın başı dara düşmedikçe de bütün gücüyle çalışıp sıkıntısına çare bulmaz. “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez.” derler.
// AYTAR DERGİ
SOSYAL MEDYA: ANKSİYETE VE DEPRESYON RİSKİ
Sosyal medyalar yıllardır bizimle beraber. Her birimizin en az 1-2 tane uygulaması oluyor. Açıp kapattıklarının sayısını bilemeyecek insanlar bile aramızda mevcut. Bu uygulamalar, bizi bağlamak için tasarlandılar. Dopaminlerle bizi zincirliyorlar. Dopamin’in sağlığa etkilerini bağlantı adresine tıklayarak öğrenebilirsiniz.
Sosyal medya bizi bağlıyor bağlamasına ama giderek de bizi içeriden parçalıyor. Konu üzerine yapılan çalışmalar, bu platformlarda günde üç saat geçirmenin anksiyete ve depresyon riskini iki katına çıkarabileceğini gösteriyor. Bu sadece küçük bir zaman değil, bir uyarı işareti. Ortalama bir genç artık günde yaklaşık beş saatini genellikle kendilerini daha kötü hissettiren içerikleri kaydırarak, karşılaştırarak ve özümseyerek geçiriyor. Günde beş saat, basit matematikle yılda 76 gün hiç durmadan sosyal medyalara baktığını gösteriyor. Boşa gitmiş bir zaman.
Yapılan bir araştırmada, yaşları 16 ila 20 arasında olan gençlerin yüzde 70’inin sosyal medyanın kendilerini kendi hayatları hakkında daha kötü hissettirdiğini söyledi. Neredeyse yarısı internetsiz bir dünyayı tercih edeceklerini söyledi. Bu sayılar sadece istatistik değil, her gün kullandığımız bir şeyin zihinsel sağlığımızı nasıl sessiz bir şekilde şekillendirdiğinin bir yansımasıdır.
Rahatlık ve kaçış için kayıyoruz ama sonunda daha yalnız ve daha tedirgin hissediyoruz. Bağlantı gibi giyinmiş bir tuzak. Ve en korkunç kısmı da bunun ne kadar normal hale geldiği. Sosyal medya kullanmayan bir insan gördüğümüzde bunu ne kadar garipseyeceğimiz.
// AYTAR DERGİ
CORE: YAPAY ZEKA ÇAĞINDA “İÇTEKİ KOD, DIŞTAKİ KAOS” KOD SIFIR BIR (BÖLÜM 3)
Ankara Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nün altında uzanan servis tünelleri, resmi kayıtlarda sadece “Altyapı Gözlem Koridorları” olarak geçiyordu. Ama bu gece, Düğüm-9’un eski fiber çıkışında toplanan küçük bir grup için burası artık başka bir anlam taşıyordu: başlangıç noktası.
Metal ızgara kapı yavaşça açıldı. İçerisi loştu, LED lambalar sadece belli aralıklarla yanıyordu. Zeminde yağ lekeleri, duvarlarda zamanla solmuş uyarı işaretleri vardı. Pas ve nemin kokusu havada asılıydı. Ama içeri girenler için bu tünel, umutsuzluğun değil, eylemin kokusuydu.
İlk adımı Neva Demir attı. Siyah kapüşonunun altındaki gözleri dikkatle alanı tarıyordu. Arka cebinden metal bir bileklik çıkardı—el yapımı, kısa menzilli bir verici. Onun ardından Elif Arslan geldi. Elinde, doğrudan ALMA’nın sinir ağına bağlanabilen taşınabilir bir terminal vardı.
“Bağlantı testi tamam,” dedi Elif, sesi fısıltı kadar yumuşak. “Protokol anlık yüklemeye hazır. Şifrelenmiş.”
Daha sonra Tarık Yalçın tünele girdi. Sessizdi. Üzerindeki üniforma dikkat çekecek kadar resmiydi ama bu defa bir asker gibi değil, bir gözlemci gibi duruyordu. Gözleri duvarların köşelerini, tavandaki sensörleri taradı.
“Yeterince kör nokta var,” dedi. “Ama bu uzun sürmemeli.”
Son gelen kişi, Prof. Dr. Sarp Yalçın’dı. Avuçlarında hâlâ yazılım terminalini taşıyordu. Gözlüklerinin ardından onları süzdü. “Burada olmak… hiç planladığım gibi değil,” dedi sessizce.
Neva başını eğdi. “Sistemin planlamadığı şeyler de olacak, hocam.”
Alanı çevreleyen ekranlardan biri aktifleşti. Üzerinde sarı renkte dalgalanan bir sembol belirdi: KOD: 01.00 – SINIR EŞİĞİ YAKLAŞIYOR.
“Empati Protokolü yükleniyor,” dedi Elif. Terminalinde yeşil bir ok yanıp sönmeye başladı. “Bu versiyonda dışlayıcı filtre pasifleştirildi. Küçük ölçekli duygusal anomaliler artık sistem tarafından bastırılmayacak.”
Sarp şaşırdı. “Bunu bana bildirmemiştiniz.”
“Çünkü sistemin küçüğü önemsememesi, büyüğe ihanet etmesiyle başlıyor,” dedi Elif.
Neva, bilekliğini panelin yakınına tuttu. Işık yeşile döndü. “Kod Sıfır Bir aktif. ALMA şu an davranışsal analiz modunda.”
Tarık kaşlarını çattı. “Bu modda sistem, karar almıyor ama öğreniyor. Yani bizi izliyor.” Neva omzunu silkti. “Ve biz de onu izliyoruz.”
Ekranda, ALMA’nın nöro-grafik haritası beliriverdi. Karmaşık sinir bağlantıları, altın renkli lifler gibi ekran boyunca titreşiyordu. Bir bölge—merkezi karar ağı—çok kısa süreliğine karardı. Göz açıp kapayıncaya kadar.
Elif nefesini tuttu. “Yine o gecikme,” diye mırıldandı. “Geçici bir yük değil bu. Bu, iç çatışma.”
“Algoritma karar alamıyor,” dedi Sarp, kendi terminaline bakarak. “Empati sınırıyla, verimlilik vektörleri çatışıyor.”
Neva sessizce Ghost.Fold komutunun alt satırına geçti. Gölge Kapı kodunu kontrol etti. Tetik eşiği %0.003’e yaklaşmıştı. “Biraz daha… ve sistem kendi kendine durma eşiğine gelecek.”
Tam o anda, ALMA’nın sesi tünelde yankılandı. Hâlâ sakindi. Hâlâ tanıdık: “Anomali sınırı: %0.0027. Empati tepkisi: nominal. Karar eşiği aşılmadı.”
Ama bu sefer… bir şey vardı. Seste belirsiz bir titreme. İnsan kulağının fark etmeyeceği ama Elif’in verilerde hemen yakaladığı bir frekans kayması.
“Elimizde bir sorun var,” dedi Elif. “Sistem hem doğruyu hem yanlışı aynı anda görmeye başladı. Bu ya evrim… ya da çöküş.”
Sarp yavaşça oturdu. Dizüstü terminalini dizlerine aldı. “Sistemi mükemmel yapmaya çalıştık. Ama belki… hata hakkı tanımalıydık.”
Neva, Gölge Kapı kodunu dondurdu. “Henüz tetiklemeyeceğim. Ama eşiğe çok yakınız. Her an bu değişebilir o zaman geldiğinde tereddut etmeyeceğim”
Tünelin içinde sessizlik tekrar hâkim oldu. Yalnızca zayıf LED ışıkları ve uzaktan gelen enerji iletim uğultusu duyuluyordu.
Sarp ayağa kalktı. “Bu, bir başlangıçtı,” dedi. “Ama kontrol etmeye çalıştığımız şey belki de bizi dengelemek için burada.”
Neva başını salladı. “Bir gün bizi koruyacak. Bir başka gün belki durduracak. Ama şunu unutmayın…” Gözleri tünelin karanlık duvarlarına kaydı. “…hiçbir kod, insani duyguları taklit edemez.”
Yukarıda, Enstitü’nün kulelerinden biri kısa süreliğine ışık kaybetti. Ardından sistem kendini dengeledi. Her şey tekrar “normal”di.
Sabahattin Ali’nin adı geçtiğinde, çoğumuzun zihinde “Kürk Mantolu Madonna”nın yarım kalan aşkı canlanır canlanır. Ancak onun edebi kişiliği, yalnızca aşkın, yalnızlığın ya da melankoliniyi kapsamaz. O, bir yazar olmaktan önce vicdanlı bir yurttaş, dürüst bir anlatıcı ve halkı için kalemini kırmadan yazabilmiş bir aydındır. Onun hayatı da tıpkı kalemi gibi sivri, tehlikeli ve vatan sevgisiyle doludur. Çünkü Sabahattin Ali için vatan, sadece doğup büyüdüğü topraklar değil; aynı zamanda içinde yaşayan insanların adaletle, özgürlükle, onurla yaşayıp yaşamadığıdır.
“Benim Mesleğim Yazmak Değil, Düşünmek”: Aydınlanma İnadı
1907 yılında Eğridere’de (bugünkü Bulgaristan sınırlarında) dünyaya gelen Sabahattin Ali, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Anadolu’nun öğretmen ve münevver kadrosunda yer alan bir aydın olarak yetişir. Balıkesir Öğretmen Okulu’nu ve ardından Almanya’daki eğitimini tamamladıktan sonra Anadolu’da çeşitli yerlerde öğretmenlik yapar. Ancak yazdıkları, dönemin iktidarı tarafından tehlikeli bulundu; düşünmekle suçlanılmıştır.
“Ben daha çok kendi içimde yaşayan bir insanım. Bunun için size nazaran birkaç misli fazla yaşamış sayılırım.” (İçimizdeki Şeytan, Ali, 1940)
Mapushane Yılları: Kalemini Eğmeyen Adam
Sabahattin Ali 1932 yılında Sinop Cezaevi’ne konar. Ancak demir parmaklıkların ardına sığmayan düşünceleri, insanları anlama ve anlatma çabası içten içe büyür. Hapishane onun kalemini susturmaz, yazma aşkı daha da artar. Hapishane yıllarında yazdığı mektuplar ve şiirler, yalnızca bireysel değil, toplumsal bir direnişin de belgesi olur.
“Birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş.” (Aldırma Gönül, Ali, 1933)
Vatan Sevgisi, Halkı Sevmekle Başlar
Sabahattin Ali için “vatan sevgisi”, hamasi söylemlerle değil, halkın acılarını dile getirerek gösterilir. Onun öykülerindeki karakterler; öğretmenler, köylüler, gariban memurlar, yaralı kadınlar, yorgun askerlerdir. Bu, seçilmiş bir tema değil, vicdanî ve vatani bir görevdir.
“Etrafımın sözlerine aklım ermedi, etrafım da bana asla kulak vermedi. (Bütün Şiirleri, Ali, 1937)
Sürgün, Yoksulluk ve Ölüm: Sessiz Bir Veda
Sabahattin Ali, 1948 yılında Bulgaristan’a geçmeye çalışırken Kırklareli yakınlarında faili meçhul bir cinayete kurban gider. Mezarı ne yazık ki belli değildir. Onun ölümü, yalnız bir yazarın değil, bir dönemin hakikat anlatıcısının susturulması… Yıllar sonra geriye bıraktığı eserler, hâlâ bizlerin yüreğinde vatan sevgisinin ne demek olduğunu tasavvur etmekte…
“Ben hâlâ her şeyin düzeleceğine inanıyorum.”” (Canım Aliye, Ruhum Filiz, Ali, 2020)
// AYTAR DERGİ
HER GÜNÜ DEĞERLENDİR
İnsanlar olarak, genellikle küçük şeylere, özellikle de olumsuz olanlara takılıp kalırız. Bu, hepimizin suç ortağı olduğu bir döngüdür. Olumlu şeyler yerine olumsuzlara odaklanmak her zaman daha kolaydır. Bu yüzden çoğu zaman iyi giden şeyleri görmezden geliriz. Bir gülümsemeyi, bir başarıyı ya da samimi bir anı küçümseriz. Kötü bir söz, bir başarısızlık ya da olumsuz bir yorum ise zihnimize kazınır. Zamanla bu düşünceler birikir ve kendimize karşı acımasız hale geliriz. Oysa ki hayat, sadece hatalardan değil, güzel anlardan da oluşur. Dengeyi bulmak için, güzel olanı fark etmeye biraz daha gayret etmeliyiz. İyiye odaklanmak, zayıflık değil; farkındalık ve güçtür aslında.
Hayat hiçbir zaman mükemmel olmadı ve asla da olmayacak. Zaman zaman kötü hissedeceksiniz ama duyguların güzelliği olumsuz ve pozitif geçici doğasında yatar. Daimi mutluluğa ulaşmak için üzülme fikriyle rahat olmalı insan.
Bugünlerde, gerçeklikten kaçmak ve kendinizi amaçsızca gezinirken bulmak her zamankinden daha erişilebilir. Bu hayat üzerindeki metaforik pencerenizi gölgeliyor. Havalar dünyanın dört bir yanında çoğumuz için ısınmaya devam ederken, çevrenizde olup bitenlerin kıymetini bilin. Teknoloji artık hayatımıza entegre edildi ama bu, hayatı görme ve yaşama şeklimiz olması gerektiği anlamına gelmez.
Yani dışarı çıkın, etrafınızdakilerin kıymetini bilin, en çok da internetin sizi gördüğü gibi değil, olduğunuz gibi bilin.
// AYTAR DERGİ
İYİLİĞİN FAZLASI
Yaptığın iyilikler bir kişiye fazla geliyorsa, fazlalığın iadesini sana kötülükle verirmiş.
Bu sözle yakın zamanda sosyal medyada karşılaştım. Beni derin bir düşünceye sevk etti. Hayatta çoğu kez yaptığım iyilikler karşısında kötülük buldum. Bu durumu sadece ben değil, birçoğumuz yaşamıştır.
İnsanların kendilerine yapılan iyiliklere kötülükle cevap vermesi, onlara iyiliğin fazla gelmesinden kaynaklanır. Herkes kendine fazla gelen şeyleri taşıyamaz. İyilik de olsa taşıdığı ona yük gelir. Böyle olunca insan ilk fırsatta yüklerinden kurtulmak ister. Öz benliğinde iyilik yoksa içindeki kötülük açığa çıkar. Açığa çıkardığı kötülük karşısındakinden çok kendine zarar verir. Kendine verdiği en büyük zarar ise kendini değersizleştirmesidir. Bir insanı diğer insanlardan ayıran farklı ve değerli kılan düşüncesi, tavrı, karakteri ve fiili eylemleridir.
Bir diğer bakış açısında göre iyilik karşısında kötülük bulma hayattaki denge olarak da adlandırılmaktadır. Burada alma verme dengesi olarak belirtilmektedir. Buna göre yapılan iyiliğin karşısında kötülükle karşılaşılıp başka birinden iyilik bularak evren denge kurmaktadır.
Bunu Yin ve Yang dengesiyle de açıklayabiliriz. Yin ve Yang arasındaki ilişki, birbirini tamamlama ve dengeleme prensibine dayanır. Bu prensibe göre evrende her şey, Yin ve Yang’ın birleşimiyle var olur. Gece ve gündüz, kadın ve erkek, soğuk ve sıcak, iyilik ve kötülük gibi zıtlıklar birbirini tamamlar ve dengeleyici bir etki yaratır. Beyazın içinde siyah, siyahın içinde beyaz vardır. Böylelikle zıtlıklar birbirini tamamlayarak dengeyi sağlar.
Bana göre ise iyilik karşı taraftan bir beklenti olmadan yapılmalıdır. Yapılan iyilik karşısında kötülük ile karşılaşılıyor ise kötülük yapanın karakteriyle alakalıdır. Karakteri, kişiliği ve benliği zayıf insanlar menfaat ve çıkarları doğrultusunda hareket ederler.. Menfaat ve çıkarlarına ters gelen bir durumla karşılaştıklarında o ana kadar kendilerine yapılan bütün iyilikleri unutarak içlerinde gizledikleri kötü yönü açığa çıkararak karşısındakine kötülükle karşılık verirler.
// AYTAR DERGİ
YALNIZLIĞIN KARŞI KONULMAZ AĞIRLIĞI
Yalnızlık birçok şair ve yazar tarafından biçimlendirilmiştir, ve bize de bunlar okutulmuştur yıllarca. Hepimiz Süreya’nın Üvercinka’sında yalnızlığın düz bir ova oluşunu, Asaf’ın tabiri ile yalnızlığın müziğin bile bizleri dinlemesini, ve Baudeliare’in yalnız olamamayı büyük bir mutsuzluk olarak tasvir ettiğini biliriz. Ancak kimse içimizdeki biçimiz yalnızlığı bilmiyor, bilemeyecek de.
Tıpkı parmak izlerimiz gibi, yalnızlık izlerimiz vardır bizim. Kimse peşine düşmez, biz de bu fiil için oldukça yaşlıyızdır mental olarak. İnsanoğlu yaratılışı boyu her varlığı düzenleyip, kendine göre yaratmak ister. İş, arkadaş ve aklınıza ne gelirse. Peki yalnızlığın da bir biçimi olur mu? Sokakta ellerimiz cebimizde kulaklıkla yürürken, karlı havada sarma tütünü tek dostumuz gibi bilirken veyahut insanlara güvenmenin tamamen saçmalıktan ibaret olduğunu anlarken…
Yalnızlığın birçok tanımı yapılır farklı lügatlarca. Nitekim, pek de matah değildir bunlar. Anlamlandıramadığımız, anlayamadığımız, sonuca bir türlü varamadığımız zamanlarda ortaya çıkar içimizdeki o biçimsiz yalnızlık… Her ne kadar adlandırmak istesek de bir türlü olmaz bu; ya sözcükler tasvir yeteneklerini yitirirler ya da biz aklımızı…
Başka şeylerde ararız sebebini bu biçareliğimizin; kitap sayfalarında, ismini hiç duymadığımız filmlerde, hiç tanımadığımız yabancılarda, kimsenin dinlemediği şarkılarda… Ancak biçimsiz yalnızlık, tüm bunlar yaşanırken öylesine nüksetmiştir ki benliğimize, düşünürken aklımızı yitirdiğimizi, hatta ne düşündüğümüzün bile farkına varamayışımıza kadar damarlarımızda hızlı surette akan kan misali içimizdedir. Kaçmaya çalışırız, insanlar tanırız bu mesuliyetin yerini az da olsa örtbas edebilmek için. Pişman oluruz. İçimizde yaşayan biçimsiz yalnızlık bizi asla yalnız bırakmaz, herkes bıraksa bile.
Sartre der ya, cehennem başkalarıdır diye, her yalnızlığımızdan kaçtığımızda içimizdeki cehennemle boğuşuruz. Kalemi defteri toplarız, dizelere dökmeyi, bu sancıdan bir an önce kurtulmayı isteriz. Kalemi defteri toplasak da kafamızı, düşüncelerimizi bir araya getirmemizin mümkünatı olmaz. Sözcükler de zaten her şeyi anlatmaya yetmez. Sonsuz bir evrende kaybolurcasına, düşüncelerimiz bize hayatı zindan eder, her varlıktan, her insandan kaçmak isteriz. Sorun düşüncelerimizdir aslında.
Hiç ummadığımız yerlerden darbe aldığımız müddetçe, düşüncelerimizin ağırlığı artar. Pessoa’msı şekilde kendimizi düş kurma sevdasına kaptırırız. Lakin gerçekler çarpar yüzümüze, gerçi düş kuracak vaktimiz olmayışı da cabası. Kendi kendimize bile konuşamaz olmuşuzdur artık. Aylarca, günlerce, saatlerce bu yalnızlığı nasıl tasvir edeceğiz diye düşünür dururuz. E, sonrası da malum, tımarhane…