Ormanın derinliklerinde yaşayan Echo, bir zamanlar sesiyle var olan bir periydi. Sözcükleri özgürdü, cümleleri kendi kalbinden doğardı. Ta ki bir gün lanetlenene kadar. Artık kendi sözlerini söyleyemiyor, yalnızca başkalarının son kelimelerini tekrarlayabiliyordu. Var olmak, ama kendin gibi var olamamak… Echo’nun kaderi buydu.
Bir gün, ormanda avlanan Narcissus’u gördü. Güzelliği öylesine keskin, öylesine kusursuzdu ki, sanki doğa onu yaratırken fazladan özen göstermişti. Echo’nun kalbi, ilk kez bu kadar derin bir şekilde çarptı. Onu uzaktan izledi, adımlarını takip etti, nefesini onun nefesine uydurdu. Ama yaklaşamadı. Çünkü aşkını anlatacak bir dili yoktu artık.
Narcissus bir an durdu ve “Kim var orada?” diye seslendi. Echo, titreyen bir varoluşla yalnızca son kelimeyi fısıldayabildi: “Orada…” Bu, bir çağrı değil; bir çaresizlikti. Narcissus onu gördüğünde ise karşısında duran varlığa değil, yalnızca kendine dönük bir ilgisizliğe sahipti. Echo’nun uzattığı kalp, karşılık bulmadan yere düştü. Ve Narcissus onu reddetti.
Echo’nun bedeni zamanla silindi. Etinden, kemiklerinden geriye hiçbir şey kalmadı. Ama sesi… sesi hâlâ ormanda dolaşır. Bir çağrının ardından gelen o kırık tekrar, Echo’nun sonsuz yalnızlığıdır.
Narcissus ise kendi sonunu kendi gözlerinde buldu. Bir gün suyun yüzeyinde kendi yansımasını gördü ve ona âşık oldu. O bakıştan kendini alamadı. Saatler günlere, günler sonsuzluğa dönüştü. Uzanıp dokunmak istediği her an, görüntü dağıldı. Sevdikçe ulaşamadı, ulaştıkça kaybetti. Açlıktan, susuzluktan değil; kendi aşkının içinde eriyerek yok oldu.
Geride bir çiçek kaldı. Adını ondan alan, başını suya eğmiş bir çiçek: Narcissus. (Nergis Çiçeği)
Biri sevdiğini söyleyemediği için yok oldu. Diğeri ise yalnızca kendini sevdiği için.
Ve dünya, o günden sonra iki trajediyi aynı anda taşımaya devam etti: Duyulamayan bir aşkın yankısı ve ulaşılamayan bir aşkın yansıması…
