Ahal Teke doğrudan eski Türkmen atlarının soyundan gelen ve çarlık Rusya’sında oluşturulmuş (Türkmen atının aygır defterleriyle kayda geçirilmesi) safkan bir at ırkıdır. Buzul çağından kalma mumyalaşmış ve donmuş at cesetlerinden anlaşıldığı üzere belki de tam anlamıyla safkan olan tek at ırkıdır.
Dünyaya nam salmış Türk Atı: Ahal Teke Orta Asya’da özellikle Türkmenistan’da yaygındır. Ahal Teke’nin adı Manas ve Dede Korkut gibi Türk destanlarında geçer ve Türkmenistan’ın Ahal vilayetinde yaşayan Teke Türkmenlerinden gelmektedir.
Bu at cinsi, Türkmenistan’ın Ahal vilayetinde yaşayan Teke Türkmenlerinden gelmektedir. Stalin’in emriyle, Türkmenlerin direnişini kırmak ve kültürel miraslarını zayıflatmak amacıyla, onlar için büyük bir değer taşıyan Ahal Teke atlarından yaklaşık 80 bininin katledildiği bilinmektedir.
Şu anda dünyada yaklaşık 6.600 Ahal-Teke bulunmaktadır; bunların çoğu Türkmenistan’dadır , ancak Avrupa ve Kuzey Amerika’da da bulunurlar. İsimlerinin ilk kısmı olan “Akhal”, Türkmenistan’daki Kopet Dağları’nın kuzey yamacı boyunca uzanan ve Türkmenlerin Teke kabilesinin yaşadığı vahalar dizisinin adıdır.
Günde 180-200 kilometre koşabilen, hızlı, üç gün susuz kalacak kadar güçlü, manevra yeteneği yüksek bir at Ahal Teke. Binicisiyle duygusal olarak bütünleşir, tek sahip ister. Ortaasya Türklerinin Çin’e karşı savaşlarında büyük rol oynamış. İsmini Türkmenistan’daki bir bölge ve aşiretten alır.
Dünyanın en paha biçilmez atlarından biri de Ahal Teke. Üç bin yıllık bir geçmişe sahip. Parlak tüyleri, hızı ve zarafetiyle oldukça da nadir bulunuyor. Hatta inci renkli aha etek eden dünyada sadece iki yüz tane var ve onlardan biri de Türkiye’de.
Türkmen, Kazak, Kırgız ve Özbeklerin yaşadığı bölgelerde; Son zamanlarda Kuzey İran’da, Almanya’da ve Avusturya’da da yetiştirilmeye başlanmıştır.
Boyu:
150 – 160 cm
Renkleri:
Tilki rengi; bakırımsı, parlayan bir kahverengi ya da gri. Beyaz olanları hafif gümüşümsü parlar.
Kullanıldığı alanlar:
At yarışları, mesafe yarışları, engel atlama, güzel eğitim ve hüner gösterileri.
// AYTAR DERGİ
Türk Neydi?
Şimdiye kadar okuduğum kaynaklardan, araştırmalardan yola çıkarak, Tarihteki Türk’ün zamanında nasıl olduğunu düşündüğümüzde savaşçı, göçebe, özgürlükçü diye sınırlandırabiliyoruz. Oysa bunlardan çok daha önemli ve gerekli karakter özelliklerimizi de bilmeden geçmek olmayacaktır.
Türkler utangaç ve ahlaklı bir milletti. Bu yanında asilliği de getirirdi. Övülmek veya övmek asla onlara göre bir şey değildi. Süslü boş şeyler olduklarını ve asla onlara kanmaması gerektiğini kendine öğütlerdi. Ahlakları onların sözlerini her zaman tutmayı, yalan söylememeyi öğretmişti. Aldatmak her anlamında onların yapmaktan her zaman çekindikleri bir meseleydi.
Türkler rahatta veya yaşlılıkta elden ayaktan düşmüş şekilden ziyade savaşta ölmeyi yeğlerlerdi. Bunun yanında elbette esir düşmeyi, özellikle de erkekler eşlerinin ve çocuklarının düşmanın eline esir düşmesini asla istemezdi. Bu her zaman bir onur meselesi olmuştu.
Yukarıda saydıklarım ve daha fazlası sayesinde Türkler disiplinli bir millet haline gelmişti. Aylarca süren göçler, bunlar sayesinde tamamlanabiliyordu. Toplum içindeki güven ve dayanışma duygusu bu sayılanların bir sonucuydu.
// AYTAR DERGİ
Türk Destanlarımız
YARATILIŞ DESTANI
Yaratılış destanı, Türklerin Altaylara ait kozmogonik destanıdır. Ayrıca ilk Türk destanlarından olma özelliğine de sahiptir. Asya kıtasının çeşitli bölgelerinde yaşayan Türk boyları ve Altay Türkleri arasında söylenmektedir. Türk destanları arasında en eskisidir. Radloff tarafından saptanıp yazıya geçirilmiştir. Yaratılış Destanı, evrenin, insanların ve iyilik-kötülük dengesinin nasıl oluştuğunu anlatan bir Türk mitolojisi eseridir.
OĞUZ KAĞAN DESTANI
Oğuz Kağan Destan diğer destanlarda olduğu gibi mitolojik ve doğaüstü olaylarla bezeli bir sanat eseridir. Oğuz Kağan Destanı Türk destan geleneğinin en önemli eserlerinden biridir. Bu destanın yazma nüshası Paris Millî Kütüphanesinde bulunmaktadır. Eser Uygur harfleriyle yazılmıştır ve muhtemelen 14. yüzyıldan önce yazıya geçirilmiştir.
ALP ER TUNGA DESTANI
Bu destan Saka Türklerinin komutanı olan Alp Er Tunga’nın (?- MÖ 624) İranlılarla yaptığı savaşlar anlatılır. Destanda duyulan acı dile getirilmiştir. Divan-ı Lugati’t-Türk’te rastlanmıştır. Destanda Alp Er Tunga’dan “Efrasiyab” diye bahsedilir. Alp Er Tunga veya Alp Er Tonğa (Altay Türkçesi: İlb Er Tonga), efsanevi bir Türk hakanıdır. Alp” (alp, yiğit, kahraman, bahadır), Er” (er, erkek, adam) ve tonğa” (babür/bebür) anlamındadır. Zaman zaman Saka Hanı olarak bahsedilir. Alp Er Tunga, Saka Türklerinin en büyük hükümdarlarından biri olarak bilinir Sakalar ise, Güney Rusya’yı da içine alarak Doğu Avrupa’ya kadar yayılan bir Türk kavmidir.
BOZKURT DESTANI
Bozkurt Destanı, Türk milletinin zorluklarla başa çıkma gücünü ve dirilişini simgeler. Katliamdan sonra hayatta kalan tek kişi, Bozkurt sayesinde yeniden bir halk yaratır. Bu efsane, Türklerin tarih boyunca karşılaştıkları zorluklar karşısında nasıl direndiklerini ve yeniden güçlendiklerini anlatır. Bozkurt, İslamiyet öncesi dönemlerde Türklerce kutsal sayılmıştır ve daha sonraki dönemlerde de bir Türklük sembolü olmaya devam etmiştir. Tarihsel araştırmalar bu sembolün batıya göç eden Hunlar, Kıpçaklar ve Peçenekler gibi çeşitli Türk halkları tarafından soylarını ifade etmek için kullanıldığını göstermektedir.
ERGENEKON DESTANI
Tarihi kaynaklar. MS VI. yüzyılın ikinci yarısı ve VII. yüzyıl başı arasındaki dönemde yazılmış Çin vakayinamelerinde, bir savaş sonucunda kavminin hayatta kalan tek üyesi olan çocuğun bir kurt tarafından büyütülerek ölümden kurtulması ve soyunu devam ettirmesi anlatılır. Destana göre, Türkler düşmanları tarafından bir savaşta yenilgiye uğrayıp yok edilmek istenir. Ancak bir grup Türk, kaçarak dağlarla çevrili bir vadi olan Ergenekon’a sığınır ve burada dört yüz yıl boyunca yeniden güçlenip çoğalır. Ergenekon, Türkler için adeta bir kurtuluş ve yeniden diriliş yeri olur. Ergenekon destanındaki kurt bazı araştırmacılara göre Börteçine, söz konusu demirden dağı eritip delen demircinin değil, Türklere Ergenekon’dan çıkmaları için yol gösteren dişi kurdu (Asena) takip eden komutan ve bilim insanının adıdır. Bazı diğer kaynaklara göre ise Ergenekon’dan çıkarken Türkler’in takip ettiği dişi kurdun adıdır.
TÜREYİŞ DESTANI
Türeyiş Destanı: (Dokuz Oğuz – On Uygur Destanı): Uygur hakanının, üç kızını insanoğluyla evlendirmeyi uygun bulmayarak Tengriye kızlarıyla evlenmesi için yakarması ve Tengrinin bir börü suretinde görünerek hakanın kızıyla evlenmesi ve Uygur Türklerinin bu evlilikten çoğalması anlatılır. Türeyiş Destanı, Uygur Türkleri arasında anlatılan bir efsane olmakla birlikte, tüm Türk dünyası için ortak bir miras niteliği taşır. Destana göre, Uygur Türklerinin ataları, kutsal bir dağda yaşayan ve Tengri tarafından korunan bir halktır. Bu halkın bir gün soylarının tükenmeye başladığı fark edilir. Uygur Türeyiş Destanı, Göktürk-Bozkurt Destanı ile çok benzerlikler taşımaktadır. Bu destanlarda görülen kurt motifi, ilahileştirilerek, âdeta neslin başlangıcı ve devamı olarak anlatılmaktadır. Bu destanların bir başka ortak özelliği ise hayvan, ağaç, dağ ve ışık gibi motiflerin önemli bir yere sahip olduğudur.
GÖÇ DESTANI
Göç Destanı, bir Uygur destanıdır. Türeyiş Destanı’nın devamı niteliğindedir. Destanda, Türklerin kutsal taşı Çinlilere verince Tanrı tarafından cezalandırılması, açlık ve kuraklığın başlaması ile ana vatanlarından göç etmeleri anlatılır. Göç Destanı, sadece bir göç hikâyesi değil, aynı zamanda Türk milletinin kökenini, kimliğini ve dayanıklılığını anlatan bir mirastır. Göç Destanı, Uygur Türkleri ile ilişkilendirilen bir destandır ve esasen Uygur Kağanlığı’nın yıkılmasıyla başlar.
SATUK BUĞRA HAN DESTANI
Avda oldukları bir günde kaçan bir tavşanın arkasından hızla koşarken arkadaşlarından uzaklaşır. Kaçan tavşan durur ve yaşlı bir insan konumu alır. Satuk Buğra’nın daha sonra Hızır olduğunu anladığı bu yaşlı kişi Satuk Buğra’ya Müslüman olmasını öğütler ve İslamiyeti anlatır. Karahanlıların 920-955 yılları arasındaki hükümdarı, 920 (932) yılında İslam’ı kabul ederek, Karahanlı Devleti’nin ilk Müslüman hükümdarı olmuştur. Bu yüzden Türk tarihi için önemlidir ve hakkında Satuk Buğra Han Destanı anlatılır. Babası Karahanlı hükümdar ailesinden Tengri Kadir Buğra Han idi.
BATTAL GAZİ DESTANI
Battal Gazi ve destanı Anadolu’nun Türkleştirilmesi ve Müslümanlaştırılması döneminde Bizanslılarla yapılan mücadelelerin ortaya çıkardığı kahraman ve bu kahramanın yiğitliğini anlatan hikâyesidir. Türk edebiyatı içerisinde önemli destanlardan biri de Battal Gazi Destanı’dır. Destandaki olayların büyük çoğunluğunun gerçekleştiği ve Battal Gazi’nin memleketi olarak bilinen Malatya’da bu anlatı geleneğinin günümüze kadar sürmüş olduğu gözlemlenmektedir. Emevi-Bizans savaşlarında ün kazanan komutan Battal Gazi’nin efsanevi yaşamı ve kahramanlıkları çevresinde oluşan halk öyküsüdür. 12. yüzyılda Malatya yöresinde de egemen olan Danışmentlilerin sınır boylarındaki savaşlarında yiğitlikler gösteren bir kahraman olarak betimlenmiştir.
KÖROĞLU DESTANI
Köroğlu Destanı, kahramanı Ruşen Ali’nin ve babası Koca (Seyis) Yusuf’un Bolu Beyi ile olan mücadelelerini ele alır. Kahramanı 16 yüzyılda yaşamış halk ozanı Köroğlu’dur. Köroğlu Destanı, 16. yüzyılda yaşadığı düşünülen halk ozanı ve kahramanı Köroğlu’nun (Ruşen Ali) babası Seyis Yusuf’un Bolu Beyi tarafından haksızlığa uğraması ve Köroğlu’nun babasının intikamını alması üzerine kurulu bir halk destanıdır.
MANAS DESTANI
Manas Destanı, Kırgız Türklerinin millî destanıdır. Manas Destanı, Kırgızların düşmanları olan Kalmuklar ve Çinlilerle yaptıkları savaşları ve kendi içlerindeki mücadeleleri anlatmaktadır. Destan Kırgızların tarihinde önemli izler bırakmış tarihî ve menkıbevî kahramanlara ait parçaları ihtiva eder. Manas Destanı, Mani dinini yaşayan Karahitaylar ile Müslüman Karahanlılar arasındaki mücadelede Kırgızların durumunu ve Manas adlı kişinin başından geçenleri anlatan destandır. Manas destanının konusu, Moğol ve Mancuların egemenliği altına düşerek baskıya uğrayan, yurtları olan Talas, Alatav (= Tien-Şan) ve Isık Köl yörelerinden Altaylara sürülen Kırgız boylarının, orada Manas Alp önderliğinde baş kaldırıp düşmanlarını yenmeleri ve yeniden eski yurtlarına dönmeleridir. Manas Destanı, hem hacminin büyüklüğü hem de içeriğinin zenginliği açısından dünyanın en büyük yaşayan destanlarından birisi sayılan, sadece Kırgızların değil, eski Türk boylarının da kültürünü, inancını, dünya görüşünü, tarihini ve toplum düzenini yansıtan bir destandır.
// AYTAR DERGİ
Milli Marşlarda Türklerden Bahseden Uluslar
Türkler, dünyadaki medeniyetlerin çoğunluğuyla çeşitli vakitlerde münasebetleri olmuş kadim bir ulustur. Bu durum aynı zamanda sevgileri ve nefretleri de ortaya çıkarmıştır. Nihayetinde Türklere karşı kaybedilen savaşlar, tarih derslerinde ve nesilden nesile aktarılan hikayelerle zihinlere karışmıştır.
Türklere karşı sevgileri olan milletlerin sayısı şüphesiz çoktur. Kimisi nefretten gelmişken kimisi de en başından beri Türk halkıyla akraba gibidir. Bunların yanında Türklere karşı zamanındaki nefretinin hala geçmediği ya da nefretlerinin izlerinin kaldığı uluslar da bulunmaktadır. Türklere karşı olan bu nefret izlerine ulusların marşlarında rastlayabiliyoruz.
Macaristan – Himnusz
Macaristan, ırki olarak Türklere mensup olsalar da Osmanlı Devleti ile olan savaşları dolayısıyla bir zamanlar düşmanlık beslemiş bir devlettir. Belli başlı dönemlerde (Kanuni Dönemi, 1526, Mohaç Meydan Muharebesi gibi.) sert yenilgilerle başka bir Türk yönetimindeki devlet olan Osmanlı’nın egemenliği altında kaldığı olmuştur. Bunun anısı ve kendilerini zamanında başka bir ulus olarak zannetmeleri sebebiyle Ferenc Kölcsey adlı yazarın eseri ve aynı zamanda Macaristan Milli Marşı olan Himnusz’da “Türk’ün boyunduruğu altında kaldık” cümlesi geçmektedir.
Yunanistan – Hymn to Liberty
Türkler artık Anadolu’da hakim devlet olma inancını benimsemesiyle birlikte Yunanlılarla sıkça muharebelere girişmiş ve yüzlerce yıl Yunanlıların yaşadığı toprakları bir vali yönetmiştir. 19. yüzyılda Avrupalı Devletler ve Rusya’nın desteğiyle bağımsızlığını kazandığında Dionysios Solomon adlı yazar 1823’te “Özgürlüğe İlahi” adıyla çevirebileceğimiz şiiri yazmıştır. Bu şiir 1828’de Nikolaos Mantzaros tarafından bestelenmiştir.
Şiir 1864’ten beri Yunan Kraliyet Marşı, 1966’dan beri Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin de milli marşıdır. Marşta Osmanlı’ya verilen savaşlar sıkça vurgulanmıştır.
Arnavutluk – Himni i Flamurit
Türkçesi “Bayrağın Marşı” olarak çevrilebilecek olan Arnavutluk’un milli marşı da Osmanlı Devleti’nin egemenliğinin altında geçen yüzlerce yıldan sonra kazanılan bağımsızlığa vurgu yapacak cümleler barındırmakta Yunanlılardan eksik kalmamıştır.
İlk defa 21 Nisan 1912 tarihinde Sofya’daki bir Arnavut gazetesinde çıkarılan şiirde “Düşmanın bizim topraklarda yeri yoktur.” derken kastettiği düşman Osmanlı Devleti’dir.
Romanya – Deșteaptă-te, române
“Uyan Rumen” olarak çevrilebilecek bu milli marş 1990’dan, yani SSCB boyunduruğundan kurtuldukları tarihten itibaren Romanya’nın ve 1991-1994 yılları arasında da Moldova’nın marşı olmuştur.
Yine Hunlar ve Osmanlı başta olmak üzere birçok Türk ulusundan olan devletlerin egemenliği altında kalmış olan Romanya’nın Andrei Mureşanu adlı yazarın yazdığı şiir 21 Haziran 1848 tarihinde yayımlanmıştı. O zamanlardan beri Rumenler için pek değerli bir şarkı olmuştur.
Şiirde barbar, zorba gibi kelimeler, şüphesiz egemenliği altına sokan devletlere söylenmekle birlikte şiirin son parçalarına doğru yer alan “Tuna Nehri çalındı! Entrika ve zorbalıkla, kurnazca entrikalarla!” cümlesinde hangi devlet veya devletlere gönderilme yaptığı şüphesiz açıktır.
Son
Devletler, milli benliklerini kazanmak amacıyla tarihlerini evirip çevirmede ustalaşır ve buna bir bakımdan da mecbur kalırlar. Ulus bilincinin oturmadığı devletlerin kuruluşlarında temellerini sağlam zeminlere atmaları zor olacaktır. Bundan dolayı da Türklerin barbar, zalim gibi sıfatlara yakıştırılacak bir ulus olmadığını hatırlatmak isterim.
// AYTAR DERGİ
DÜNYANIN İLK ASTRONOMİ OKULU NEREDE?
Türklerde gökyüzüne ve ardındakilere olan ilginin başlangıcının tarihlenmesi pek mümkün değildir. Bu ilgi, inanç sistemine etki ettiği gibi bilimsel anlamda ilklerin oluşmasını da sağlamıştır. Bugün ise bu ilklerden biri olan dünyanın ilk astronomi okulu Cacabey Medresesinden bahsedeceğim.
VALİ CACABEY
Türkiye Selçuklu Devletinin (1077-1308) hüküm sürdüğü zamanlarda sultan Kılıç Arslan’ın oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında Kırşehir ilinin valisi olan Nureddin Cibril bin Cacabey tarafından 1272 yılında yapılmıştır.
CACABEY MEDRESESİ BİNASI
Cacabey Medresesi’nin ilk olarak binasından bahsedecek olursak, dış cephede roketin ateşleme ve fırlatma hali gösterildiği düşünülen üç adet sütunce bulunmaktadır. Çift renkli taç kapısı, binaın başka dikkat çeken unsurudur.Taç Kapı’nın girişindeki sütuncelerin başlıklarından sarkıtılan kürelerin, ay’ı ve güneşi temsil ettiği, alınlığın sağ ve sol alt köşelerindeki şekillerin ekvator çizgisini ve eksen eğikliğini gösterdiği savunulmaktadır.
Medresenin gözlem ise kulesi 21 metre yüksekliğinde olup tuğladan örülmüştür. Bazı kaynaklar da bu gözlem kulesinin minare olduğunu, bu sebeple 22 cm açıkta bulunduğunu belirtmektedir. Ancak günümüzde medresenin yanında bir cami bulunmadığından bu savı destekleyecek bir kanıt maalesef bulunmamaktadır. İç avlusunda medresede bulunanların eğitimini desteklemek ve birtakım gözlemler amaçlı kuyu bulunmaktadır. Ayrıca orta avlusu kubbe ile örtülü, “kapalı medrese” tipinde bir yapıdır.
Medresede fen, matematik ve astronomi gibi müspet ilimler öğretilmiştir. Yapıya adını veren Cacabey’in de burada astronomi alanında dersler verdiği belirtilmektedir. Gökyüzü ve yıldızlar incelenmiş, çeşitli alanlarda öğrencilerin yetişmesine olanak sağlanan bu yapı günümüzde cami olarak hizmet vermektedir.
ÜLGEN
// AYTAR DERGİ
NUTUK: ATATÜRK’ÜN EŞSİZ ESERİ
Nutuk, Türk tarihinin ve özellikle Cumhuriyet döneminin en önemli eserlerinden biri olarak sayılmakta olup Mustafa Kemal Atatürk tarafından kaleme alınmıştır. Genel hatlarıyla bu eser, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atan bir manifesto niteliğindedir. Aynı zamanda Türk milletinin kurtuluş mücadelesini ve Cumhuriyet’in kuruluşunu anlatan etkileyici bir konuşmadır.
Nutuk Kitabının İçeriği
15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında yaşanılanları ele alan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan bir konuşmanın metni olan Nutuk, Kurtuluş Savaşı sürecini ve Cumhuriyet’in kuruluşunu ayrıntılı bir şekilde anlatır. Yaklaşık olarak 700 sayfadan oluşan bu eser, Atatürk’ün o dönemdeki liderlik ve vizyonunu yansıtır.
Atatürk ve Nutuk
Atatürk, Nutuk’u sadece bir konuşma metni olarak değil, aynı zamanda gelecek nesillere bir miras olarak görmüştür. Türk milletinin bağımsızlık mücadelesini ve Cumhuriyet’in temellerini anlatarak, genç nesillerin milli değerlere sahip çıkmasını amaçlamıştır.
Nutuk’un Önemi
Nutuk, Türk milletinin tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Bu eser, sadece bir konuşma metni olmanın ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini ve Atatürk’ün liderlik prensiplerini açıkça ortaya koyar. Türk milletinin bağımsızlık mücadelesini ve milli birlik ruhunu canlı tutmak için önemli bir kaynak olarak kabul edilir.
Nutuk’un Etkileri
Nutuk, Türk milleti üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Türk gençliğine milli değerleri benimsemeleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerine bağlı kalmaları konusunda ilham veren bu eser, Türk milletinin birlik ve beraberlik ruhunu güçlendirmiş ve Cumhuriyet’in temel değerlerini korumak için bir kılavuz olmuştur.
Sonuç
Mustafa Kemal Atatürk’ün liderlik ve vizyonunu yansıtan bu eşsiz eser, Türk milletinin bağımsızlık mücadelesini ve Cumhuriyet’in kuruluşunu anlatarak, genç nesillere milli değerleri benimsemeleri konusunda ilham verir. Türkiye’nin geçmişini anlamak ve geleceğe emin adımlarla ilerlemek için okunması gereken bir başvuru kaynağıdır.