// AYTAR DERGİ

Ruhumun Üç Katı

Tengri dininde insan, yalnızca kaba maddeden, et ve kemikten örülü geçici bir kabuktan ibaret görülmemiştir. Göğün ve yerin rüzgarıyla yoğrulmuş, evrensel nizamın küçük bir kopyası, mikrokozmos olarak kabul edilmiştir. Tengri inancının derin felsefi yapısında, insan varlığı çok katmanlı bir ruh mimarisi üzerine inşa edilir. Bu mimarinin temel taşı olan üç ilahi öz; tinin ebedi soluğunu, sünenin fani gölgesini ve kutun ilahi ışıltısını bir araya getirerek insanı evrenin en hassas dengelerinden biri haline getirir.

Tin:

Tin, varlığın zaman ve mekânla sınırlı olmayan, ölüm ötesi boyuta uzanan ölümsüz özüdür. Maddi dünyanın ötesindeki sonsuzlukla ilk bağımızı kuran bu katman, bedenin can damarı, hayatta kalışın saf enerjisidir. Göktürk ve Uygur yazıtlarının hüzünlü ve asil tınısında yankılanan “Kutlu Tini Şad Olsun” dileği, işte bu ebedi parçanın huzura ermesi arzusudur. Beden toprağa karışıp elementlerine geri döndüğünde, Tin fani dünyanın ağırlığından sıyrılarak başladığı yere, göğün sonsuz katlarına ya da öteki âlemin tertemiz nehirlerine doğru kanat çırpar. O, zamanın aşamadığı, ölümün dokunamadığı ilahi bir cevherdir.

Süne (Sür):

Süne, tinin aksine bu dünyanın renklerine, korkularına ve sevinçlerine bulanmış olan geçici ruhtur; yani insanın ta kendisidir. Canı, gölgesi ve kişiliği temsil eden bu unsur, insanın duygu atlasını çizer. Tehlikeyi sezen sezgi, karanlıkta ürperen ten, bir melodiyle sızlayan kalp hep sünenin eseridir. Dünyevi hayatın acısını ve tatlısını en derininde hisseden bu bireysel katman, ölüm anında bedeni terk ederken adeta geride bir hâtıra, toprağa düşen bir yaprak gibi silinip gider. O, insanın yeryüzündeki imzasıdır.

Kut:

Kut, bireysel bir ruh katmanından öte, evrensel ve kozmik bir lütuftur; Tengri’nin adaletini ve nizamını yeryüzünde tesis etmekle görevlendirdiği kişilere bahşettiği kutsal enerjidir. Bahtın, iktidarın ve ilahi rüzgarın taşıyıcısı olan Kut, sıradan bir insanı bir ulusun kaderini çizen bir öndere dönüştüren sihirli bir mühürdür. Hükümdarın göğsünde parlayan bu ilahi güç, otoriteyi yalnızca kılıcın ve gücün tekelinden çıkarıp göğe bağlar; halkın o lidere olan sarsılmaz sadakatini ve inancını besleyen görünmez bir bağış oluşturur.

// AYTAR DERGİ

Ticari Ahlak

Ahlak, bireylerin toplum içinde uyması gereken yazılı olmayan kurallar, değer yargıları ve iyi-kötü/doğru-yanlış ayrımını belirleyen davranış ilkeleri bütünüdür.

Ticaret ahlakı; alım satım işlerinde dürüstlük, adalet, güven ve Hak rızasını gözeterek başkalarını aldatmamayı, yalandan kaçınmayı ve hakkaniyetle kazanç sağlamayı ilke edinen ahlak kuralları bütünüdür.

Ticari Ahlak temelinde aşağıda yer alan on kavramı barındırır.

Ticaret erbabı bu maddelere riayet ederek ticari faaliyetlerine devam etmelidir. Bu kavramlar doğrultusunda hareket ederek işletme ve işletme sahibinin iş ve işlemleri yürütmesi ticari kazanç elde etmesine, toplum nezdinde itibar ve saygı görmesine katkı sağlayacaktır. Bu kavramlar bütününden sapmamak müşteri memnuniyetini de beraberinde getirecek olup,  müşteri memnuniyeti büyük bütçeler ayrılarak yapılan reklam çalışmalarından daha fazla katkı sağlayacaktır. Müşteri memnuniyetini sağlamanın en kolay yolu temel kavramlara uymaktır. Belirtilen kavramları taşıyan bir ticaret erbabı verdiği ticari sözlerin arkasında durarak vaatlerini yerine getirir. Ayrıca kusurlu mal ve hizmet sunmaktan kaçınır, tüm muhataplarına karşı saygılı ve adil davranır.

Dip Not:

“Bu hayatta paranızı malınızı kaybedin ama itibarınızı kaybetmeyin.”

// AYTAR DERGİ

Işığını Kaybetmek

Alarm çalıyor ama ses dışarıdan değil, sanki kafamın tam ortasından, o kemiğin altından bir yerlerden yankılanıyor. Kalkmam lazım, kahve koymam lazım, bir şeyler söylemem, insanlara “günaydın” demem lazım ama içimde tek bir dişli bile dönmüyor. Hani şu eski saatler vardır, kurulmazsa durur; ben kurulmayı unutulmuş bir saat gibiyim ya da çok kurulmaktan zembereği kopmuş. Ne fark eder.
Dışarıda gri bir yağmur ya da sadece benim camımın buğusu, bilmiyorum, bakmak da istemiyorum zaten. Sokakta herkes bir yere yetişiyor, çantalar sallanıyor, kahve kartonları çöp kutularına atılıyor; herkesin gözünde o minik telâş, o yarını merak etme hâli var. Bende ne var? Hiç. Bomboş bir koridor.
Eskiden neye heyecanlanırdım ben? Hangi kitaba, hangi şarkıya, hangi ayağın suya değmesine? Unuttum. Yok, unutmaktan da öte, sanki o anları yaşayan başkasıydı da ben onun hikâyesini kötü bir romandan okuyorum.
Gözlerime bakıyorum aynada; fer falan kalmamış, fer ne kelime, inat bile kalmamış. Sadece iki tane yorgun çukur. “Geçecek,” diyorlar, birileri hep bir şeylerin geçeceğini söylüyor; yaralar kapanır, mevsim döner, güneş açar… Ya geçmezse? Ya bazı şeyler sadece eksilerek kalırsa ve insan o eksikle yaşamaya alışmak zorunda kalırsa?
Alışıyorum zaten, garipliği orada. Alışmak ne kötü şey, kabullenmek ne berbat bir teslimiyet. Ne bir umudum var ne de umutsuzluktan cayacak gücüm; öylece, ortada bir yerde, ne nehirde ne karada duruyorum.
Kahve soğuyor kupada, üstünde incecik, yağlı bir tabaka. İçsem mi, döksem mi? Değişir mi sanki? Kahve soğuyor, gün bitiyor, insanlar eve dönüyor, mevsimler değişiyor. Değişmeyen tek şey, içimde çoktan sessizliğe teslim olmuş o oda.

// AYTAR DERGİ

Kitaplar ve Ayraç

Ben kitapları temiz okuyamıyorum. Baştan söyleyeyim.
Sayfalarım tertipli kalmaz.
Dümdüz, dokunulmamış, pırıl pırıl olmaz.
Çünkü ben okurken yaşarım biraz.
Mesela bazıları var…
Elinde fosforlu kalemle okur.
Sarı, pembe, yeşil…
Kitap değil, sanat eseri gibi olur. Resmen katliam
Saygım var ama ben yapamam.
Elim gitmez. Vicdanım el vermez. 🙈
Bazıları da ayraçlı.
Hep hazırdır.
Çantasında mutlaka vardır.
Kaybolmaz, kırışmaz, şaşmaz.
Onlar hayatta da planlıdır bence.
Ben değilim.
Ben ne yapıyorum?
Kurşun kalemle çizerim.
Usul usul.
Kimse duymasın ister gibi.
Altını çizerim.
Yanına kalp koyarım.
Bazen “of” yazarım.
Bazen “ah be”.
Ayraç mı?
O an ne bulduysam.
Kahve peçetesi.
Market fişi.
Gazete köşesi.
Bulmaca kağıdı.
Arkadaş notu.
Bazen de hiçbir şey…Ben kitabı biraz dağıtarak severim.
Biraz iz bırakarak.
Biraz kendimi katarak.
Çünkü yıllar sonra açınca,
sadece cümleyi değil,
eski beni de görmek isterim.
“Burada çok kırılmışım.”
“Burada umutlanmışım.”
“Burada aşıkmışım belli.”
Kitaplar benim için raf süsü değil.
Hatıra.
Bir gün açıp:
“Ah… ben burada ne hissetmişim”
diyebilmek.

// AYTAR DERGİ

Modern Çağda İçsel Kökler ve Denge

Bugünün dünyası, durmaksızın akan bir veri seli, hızla tüketilen anlar ve insanı kuşatan yapay bir kalabalık üzerine kurulu. Sabah uyanır uyanmaz ekrana düşen bildirimler, sokaklardaki siren sesleri, binaların beton yüzeylerinden yansıyan bitmek bilmez bir tempo… Modern insan, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kalabalıklar içinde ama bir o kadar da yalnız.

Peki, bu dijital ve fiziksel gürültünün orta yerinde ruhumuz nereye saklanıyor?

Türk’ün göçebe felsefesinde ve kadim inanışlarında durmak, bir eksiklik değil; bilakis yönü bulmak için bir zorunluluktur. Gökyüzüne baktığında sonsuz bir mavilik (Tengri), ayağını bastığı topraksa sarsılmaz bir kararlılık görürdü atalarımız. Onlar için yaşam; aşırılıklardan kaçınmak, doğanın döngüsüyle uyum içinde nefes almak ve ölçüyü korumaktı.

Bugün modern şehir insanının en çok unuttuğu şey bu “ölçü” ve “denge” kavramı. Her şeyi hızla tüketiyor, her şeye aynı anda yetişmeye çalışırken aslında en çok kendimizden uzaklaşıyoruz. Zihnimiz sürekli bir geleceğe koşturma hâlinde ya da geçmişin pişmanlıklarıyla meşgul. Oysa şimdiki an, yani nefes aldığımız bu saniye, var olabildiğimiz tek gerçek yer.

Dijital dünyada piksellerle kurduğumuz köprüler hayatımızı kolaylaştırıyor gibi görünse de, bazen bizi kendi özümüzden koparan birer maskeye dönüşebiliyor. Oysa siyahın ve beyazın en yalın tonunda, tıpkı bu derginin sayfalarında olduğu gibi, gereksiz her detaydan arınmış bir sadeliğe ihtiyacımız var.

Gözlerini kapatıp birkaç saniye ekranlardan uzaklaştığında ne hissediyorsun? Rüzgârın yapraklara değdiği o hafif hışırtıyı, toprağın yağmurdan sonra yayılan o kadim kokusunu en son ne zaman fark ettin?

// AYTAR DERGİ

Duvarın Karşısında

Bazı insanlar sanıyor ki insanı değiştiren şeyler ölüm, ayrılık ya da büyük felaketlerdir. Değil. İnsan bazen ulaşmaya üşendiği bir rafta değişiyor.
Ev kalabalık. “Ben hazırlayayım,” deyip mutfağa geçiyorum. Karpuzu tezgâha koyuyorum. Bıçağı elime alıyorum. Tam kesecekken gözüm dolabın en üst rafındaki kaba takılıyor. Aslında karpuz onun içine doğranmalı. En genişi, en derini o. Sandalyeyi çeksem alırım. Boyum yetmiyor. Çekebilirim. Ama içimden gelmiyor. Vazgeçiyorum.
Karpuzu kesiyorum. Sonra dilimliyorum. Bir an düşünüyorum; insanın hayatı da biraz böyle galiba. Elinde daha iyisi varken ona uzanmaya üşendiğin için “bu da iş görür” dediğin şeylerle dolu.
“Böyle de olur,” diyorum kendi kendime. Zaten bu cümleyle ne çok şey geçiştirmişiz. Bir tabak, bir ilişki, bir hayal, bazen koskoca bir ömür… “Böyle de olur.”
Bir dilim alıyorum. Isırıyorum. Mutfakta ayakta yiyorum. Sonra oturuyorum. Karşımda duvar. Duvarın da bana söyleyecek bir şeyi yok zaten. Ben de ona çok farklı görünmüyor olmalıyım.
Dedemin eski teybine uzanıyorum. Kasetlerden birini takıyorum. Önce o tanıdık cızırtı… Sonra Ferdi Tayfur başlıyor.
“Hatıran Yeter…”
Şarkı çalıyor. Ben bir taraftan karpuz yiyorum, bir taraftan duvara bakıyorum. Evin içinden konuşmalar geliyor. Birisi gülüyor, birisi çay istiyor. Hayat, hiçbir şey olmamış gibi devam etmeyi gerçekten iyi biliyor.
Ben ise başka bir yerdeyim. Aklım durduğu yerde yürümeye başlıyor. Acaba insan gerçekten istediği hayatı mı yaşıyor, yoksa en kolay yaşayabildiği hayatı mı? Ulaşamadıklarımız mı yoruyor bizi, yoksa uzanmaya bile çalışmadıklarımız mı?
Sonra kendime gülüyorum. İnsan bazen birkaç dilim karpuz yerken ömrünü sorguluyor. Beş dakika sonra annem geliyor hani karpuz diye…
Şarkı bitiyor. Benim düşündüklerim bitmiyor. Sanırım insanın zihni de eski kasetler gibi; aynı yere sarıp sarıp yeniden çalıyor. Sadece her dinleyişte başka bir yerimiz acıyor.

// AYTAR DERGİ

Yapay Zekâ Çağında İnsan Olmanın Anlamı

Bir zamanlar insanı diğer canlılardan ayıran şey düşünme yetisiydi. Üreten, sorgulayan, yazan, çizen ve karar veren tek varlık insandı. Fakat bugün bu durum değişmeye başladı. Artık bir yapay zekâ saniyeler içinde resim çizebiliyor, şiir yazabiliyor, müzik besteleyebiliyor ve hatta insanlarla sohbet edebiliyor. Teknoloji geliştikçe insanın “eşsiz” olduğuna dair inancı da sarsılıyor. İşte tam bu noktada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Yapay zekâ çağında insan olmanın anlamı nedir?

Bugün insanlar zamandan kazanmak için makineleri hayatlarının merkezine yerleştiriyor. Telefonlar düşünmemize gerek bırakmadan hatırlatıyor, algoritmalar ne izleyeceğimizi seçiyor, sosyal medya ise nasıl görünmemiz gerektiğini söylüyor. İnsanlar giderek daha hızlı yaşıyor ama aynı zamanda daha yorgun, daha yalnız ve daha tatminsiz hissediyor. Çünkü teknoloji hayatı kolaylaştırırken insanın ruhunu beslemiyor.

Yapay zekâ kusursuza yakın sonuçlar verebilir; ancak hissedemez. Bir annenin çocuğuna duyduğu sevgiyi, bir insanın geceleri yaşadığı korkuyu ya da kalp kırıklığını gerçekten deneyimleyemez. İnsan olmanın özü tam da burada başlıyor. Kusurlarımız, duygularımız, kararsızlıklarımız ve hatalarımız bizi insan yapan şeylerdir. Çünkü insan yalnızca düşünen değil, hisseden bir varlıktır.

Modern dünyada insanlar artık daha “verimli” olmaya zorlanıyor. Sürekli çalışan, üreten ve kendini geliştiren birey modeli yüceltiliyor. Fakat insan bir makine değildir. Yorulur, hata yapar, bazen hiçbir şey yapmak istemez. Yapay zekâ çağının en büyük tehlikesi de insanın kendisini bir performans makinesine dönüştürmesidir. İnsan artık değerini karakteriyle değil; üretkenliği, görünürlüğü ve başarısıyla ölçmeye başladı.

Öte yandan yapay zekâ insanlık için büyük fırsatlar da sunuyor. Eğitimden sağlığa, sanattan bilime kadar birçok alanda insan hayatını kolaylaştırabilecek bir güç taşıyor. Ancak burada belirleyici olan şey teknoloji değil, onu kullanan insanın niyetidir. Çünkü teknoloji tarafsızdır; onu iyi ya da kötü yapan insanın kendisidir.

Belki de yapay zekâ çağında insan olmanın anlamı, tam olarak insan kalabilmektir. Empati kurabilmek, vicdan sahibi olmak, bir başkasının acısını hissedebilmek ve gerçek bağlar kurabilmek… Çünkü gelecekte makineler daha akıllı olabilir; fakat merhamet, sevgi ve samimiyet hâlâ insana ait kalacaktır.

Sonuç olarak yapay zekâ geliştikçe insanın değeri azalmaz. Aksine, insanı insan yapan özelliklerin önemi daha da artar. Çünkü teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, hiçbir algoritma gerçek bir kalbin yerini dolduramaz.

// AYTAR DERGİ

İlişkilerde Ghosting Kültürü ve Psikolojik Etkileri

Modern ilişkiler artık eskisinden çok daha hızlı başlıyor ve aynı hızla bitebiliyor. Özellikle sosyal medya ve mesajlaşma uygulamalarının hayatın merkezine yerleşmesiyle birlikte insanlar ilişkilerde yüzleşmek yerine sessizce kaybolmayı tercih etmeye başladı. Son yıllarda sıkça duyulan “ghosting” kavramı da tam olarak bunu ifade ediyor: Bir insanın hiçbir açıklama yapmadan aniden iletişimi kesmesi ve yok olması.

Ghosting yalnızca romantik ilişkilerde değil; arkadaşlık, iş ve sosyal çevre ilişkilerinde de giderek yaygınlaşıyor. İnsanlar artık “istemiyorum”, “yoruldum” ya da “devam etmek istemiyorum” demek yerine mesajlara cevap vermemeyi seçiyor. Çünkü dijital çağ, insanlara kolay bir kaçış yolu sundu. Birini engellemek, görmezden gelmek ya da sessizce ortadan kaybolmak artık birkaç saniyelik bir hareketten ibaret.

Fakat ghosting’in karşı tarafta bıraktığı etki çoğu zaman düşünüldüğünden daha ağır oluyor. Çünkü insan zihni belirsizliği sevmez. Bir ilişkinin neden bittiğini bilmemek, kişiyi sürekli düşünmeye iter. “Yanlış bir şey mi söyledim?”, “Yetersiz miydim?”, “Neden bir açıklama bile yapmadı?” gibi sorular zihinde tekrar edip durur. Bu durum zamanla özgüven kaybına, değersizlik hissine ve yoğun kaygıya dönüşebilir.

Ghosting yaşayan insanlar genellikle kapanış duygusundan mahrum kalır. Normal bir ayrılıkta insanlar üzülse bile en azından bir neden vardır. Ghosting’de ise ortada sadece sessizlik bulunur. Ve bazen insanı en çok yaralayan şey söylenen sözler değil, söylenmeyenlerdir.

Bu kültürün yaygınlaşmasının en büyük sebeplerinden biri, insanların yüzleşme becerisini kaybetmeye başlamasıdır. Günümüzde birçok insan dürüst bir konuşmanın yaratacağı rahatsızlıktan kaçmak için sessizliği seçiyor. Çünkü modern ilişkilerde sorumluluk almak yerine “kaçmak” daha kolay görülüyor. Özellikle seçeneklerin sınırsız gibi sunulduğu dijital dünyada insanlar ilişkileri de hızlı tüketilen bir içerik gibi görmeye başladı.

Öte yandan ghosting yapan kişiler her zaman “umursamaz” olmayabilir. Bazıları çatışmadan korktuğu, duygularını ifade edemediği ya da karşı tarafı kırmaktan kaçtığı için bu yönteme başvurur. Ancak sebep ne olursa olsun, iletişimsiz bir şekilde kaybolmak karşı tarafta ciddi duygusal izler bırakabilir.

İnsan ilişkileri teknolojiyle hızlandı ama derinliğini kaybetmeye başladı. Artık insanlar konuşmaktan çok birbirini analiz ediyor, hissetmekten çok kontrol etmeye çalışıyor. Ghosting kültürü de bu yüzeysel bağların en görünür sonuçlarından biri haline geliyor.

Belki de günümüzde en değerli şey; dürüst kalabilmek, net olabilmek ve cesur bir şekilde iletişim kurabilmektir. Çünkü bazen kısa bir açıklama bile bir insanın kendini değersiz hissetmesini engelleyebilir. Sessizce kaybolmak kolaydır, zor olan ise insan gibi kalabilmektir.

// AYTAR DERGİ

Panoptikon Nesli

Bugünün dünyasında insan, görünmez bir kulede cezasını çeken bir mahkûm gibi değil; kendi kurduğu cam kafesin hem gardiyanı hem de tek tutsağı. Dijital çağın panoptikonu, yüksek duvarlar ve demir parmaklıklarla örülmedi; akıllı telefonların ekranlarıyla, parlayan bildirim ışıklarıyla ve 7/24 açık kameralarla inşa edildi.

Bu yeni düzende, herkesin hayatı herkesin gözü önünde. Ne yediğimiz, nereye gittiğimiz, hangi düşünceye sahip olduğumuz, hatta sabah uyanır uyanmaz takındığımız ifade bile anında bir vitrine, bir hikâyeye dönüşüyor. Ancak paradoks tam da burada başlıyor: Her şeyin bu kadar ön planda olması, aslında hiçbir şeyin gerçekten yaşanmamasına neden oluyor.

Panoptikon nesli, hayatı bir “denetim ve sergileme” döngüsü içinde tüketiyor. Her an izlenme, beğenilme, yargılanma ya da etiketlenme baskısı, bireyde derin bir hareketsizlik ve eylemsizlik yaratıyor.

Sürekli bir göz hapsinde olmak, insanı kusursuz görünmeye mecbur bırakıyor. Hata yapma lüksünün kalmadığı bir dünyada, kimse risk almak istemiyor. En küçük bir adım, en masum bir girişim bile binlerce gözün süzgecinden geçeceği için, “ya yanlış anlaşılırsam?” korkusu eylemi felç ediyor.

Aile ilişkileri ve derin dostluklar, dijital vitrinin arkasında eriyip gidiyor. Akşam yemeklerinde aynı masada oturan ama gözlerini ekrandan kaldıramayan aileler, aslında aynı evin içinde birbirine yabancılaşan ruhlara dönüştü. Çünkü gerçek bir bağ kurmak; kırılganlığı, kusurları ve “görünmeyen” anları paylaşmayı gerektirir. Vitrinde ise sadece kusursuz filtreler var.

Binlerce takipçinin, milyonlarca izlenmenin arasında yaşayan bu nesil, tarihin en kalabalık ama en yalnız kuşağı. Paylaşılan her an, gerçek dünyadaki bağların yerini sanal bir illüzyona bırakıyor. Kişi, beğenildikçe var olduğunu zannediyor ama ekran karardığında gelen o dipsiz sessizlik, yalnızlığın en ağır halini yüzüne çarpıyor.

Her şeyin göz önünde olması, insanı bir izleyiciye dönüştürdü. Kendi hayatının başrolünden kopup seyircisi konumuna gelen nesil, dünyada olup bitenlere karşı da sessizleşiyor. Çünkü enerji, gerçek bir şeyler üretmeye veya değiştirmeye değil; o anın imajını korumaya harcanıyor.

Sonuç mu? Donmuş ve ruhsuz bir hayat.

// AYTAR DERGİ

BABAM

Baba koruyandır, kol kanat gerendir, evlatları için bir ömrü heba edendir. Hayatta herkesin öncelikleri farklıdır. Kiminin önceliği para, kiminin önceliği makam mevki, kiminin önceliği zevk sefa ama babamın önceliği her zaman sevdikleri oldu. Benim babam adam gibi adam bir adanmışlık örneğiydi. Babadan evlada kalan en büyük miras doğruluk, dürüstlük, haysiyet ve yardım severlikmiş. Bunu en iyi sen gidince anladım. Her omzuma dokunan el baban iyi adamdı dedi. Ben sevdim, biz sevdik ama el alemde seni çok sevmiş be baba…….

Takvimlerde tarih 18 Haziran 2026 günlerden Perşembe acını yaşadığım haberini aldığım gündü. O an adeta yer yarıldı ben içine düştüm ve bütün dünya üzerime yıkıldı. İşte o an ben altında kaldım sanki…. Çünkü sen kolumdun, kanadımdın bu dünyadaki belki en büyük dayanağımdın. Senin varlığın beni cesaretlendirip güç veriyordu.

Ateş düştüğü yeri yakarmış. Sende bizi yaktın gittin. Alev kor oluyor ama kor hiç sönmüyor. Akrabalar arıyor bana bir türlü söyleyemiyor baban öldü diyemiyorlar. Baban çok hasta hastanede hemen gelmelisin deseler de insanın içi cız ediyor. Bu durumda bir gariplik olduğunu hissediyor sorguluyorsun. Ne kadar gizleseler de, saklasalar da acı haber tez duyulurmuş be babam…..

İnsanın kafasın da bir sürü soru dolaşırken içten içe kemiriyor. Neden oldu, nasıl oldu, niçin oldu ve bir an her şeyi unutup yakınlarını düşünüyorsun. Onlar ne yaptılar ne durumdalar acaba…. Yollara düşüyorsun ama o yallar hiç bitmiyor. Yol aynı yol ama uzadıkça uzuyor. Zaman ilerlemiyor tamamen duruyor sanki….  Yolun sonunda baba evine vardığın anda sevdiklerin boynuna sarıldığında ölümün karşısındaki çaresizliği anlıyorsun.

Sen aş, baba, kardeş aynı zaman da bir evlattın. Acıları yarıştırmanın zamanı değil bu zaman herkesin acısı farklı ve kimse kimseyi anlayamaz. Benim acımı sen, senin acını ben bilemem. Kimileri vicdan azabıyla, kimilerine alışkanlık olmuş yokluğunla, kimileri ise özlem, minnet ve sana olan sevgisiyle acı çekiyor.

Reis yerinde rahat uyu sağlığında yapamadığını ölümünle başardın.  Ölene kadar çok uğraştın dargınlıklar küslükler bitsin diye çok mücadele ettin. Küslükler belki bitmedi ama cenazende herkesi bir araya topladın. İnsanlar seni hiç ama hiç anlamadı. Ölmeden önce bir kere bile olsa herkesi bir arada son bir kez görebilseydin.

İnsan bu hayattan göçerken ne götürüyor ki hiç bir şey bir top kefenle terk ediyor bu dünyayı. Babam sana çok söyledim. “Mal da yalan mülk de yalan” dedim. Bu yalan dünya da bu kadar uğraşmaya gerek yok dedim. Dünyaya bir kere geliyoruz, bir bu kadar daha yaşayacağımızın garantisi yok hayatını yaşa dedim, dedim ama sen beni hiç dinlemedin. Babam……

Hayatın mücadeleyle geçti. Çalıştın didindin hep mücadele ettin. Ben yılmamayı, yorulmamayı, hayatta mücadele etmek gerektiğini senden öğrendim. Bu hayat yordu seni kırdılar incittiler çok üzdüler ama kimselere belli etmedin. Bir ömür çürüttün ancak kimseye art niyet gütmedin. Sen kendinden çok verdin. Senin iyi niyetini temiz kalbini suiistimal ettiler değerini kıymetini bilmediler.

Köyün mezarlığına yıllar önce diktiğin badem ağacı büyümüş ve şimdi tesadüfe bak ki o ağacın gölgesinde yatıyorsun. Başucunda torunun sağ tarafında deden komşuluk ediyor. Ağaç sevgin o kadar büyükmüş ki biliyor musun babam ayakucunda kendiliğinden şeftali ağacı yetişmiş. Allah’ın hikmeti değil de nedir.

Baba şimdi bazı şeyleri o kadar iyi anlıyorum ki… İnsan babası ölünce büyürmüş. Bende senin gidişinle büyüdüm. Sen yaşarken senin çocuğundum. Senin gidişinle çocukluğum da gitti. Çocukluğum elimden alındı. Bana diyorlar ki sen büyüksün, sen güçlü olmalısın, sen herkesin yanında olmalısın. Evet gidişinle büyüdüm, güçlü durmaya ve herkesin yanında olmaya çalışıyorum. Bütün yükü taşıyorum ama yokluğunun yükü çok ağırmış.

“Baba bu hayattaki en büyük çınarmış.”