// AYTAR DERGİ

Garanti

Belli bir yaşa geliyorsun, hayatına onlarca insan girip çıkıyor. Şöyle geriye dönüp baktığında elinde kalan ne biliyor musun? Kocaman bir mide bulantısı…Çünkü bakıyorsun çevrene, herkes birilerini “garanti” sanıyor. Birinin hesapsızca değer vermesini, kıyamamasını zayıflık sayıp onu cebine sıkıştırıveriyor insanlar. “Ben ne yaparsam yapayım gitmez” rahatlığıyla, o insanı yedek kulübesinde bekletip kafalarına göre yaşamaya devam ediyorlar. Sen tüm samimiyetinle oradasındır ama aslında sadece güçlü bir seçeneksindir onlar için.
Oysa gözden kaçırdıkları çok basit bir gerçek var: Kimse kimsenin hayatına bencilce heveslerini tatmin etmek ya da bir kenarda sırasını beklemek için gelmez. Kendine saygısı olan bir insan, o sessiz ve hesapsız değerinin bir “garanti belgesi” gibi algılandığını fark ettiği an, hiçbir kavga gürültü çıkarmadan, sessizce o alanı terk eder.
Çünkü hiç kimse kimsenin garantisi değil. Bir insan, bir başkasının hayatında sadece bir “seçenek” olmayı reddettiği an, o bencilce oyun zaten bitiyor.Duygularını saklamayan, küçük oyunların peşinde koşmayan insanların çok az kaldığı bu dünyada, kim ne derse desin umursamadan kendi sınırlarını çizip kendi halinde kalabilmek en güzeli.

// AYTAR DERGİ

Bir Gündüz Vakti Ağaçlar ile Hasbihal

Seyret perişan hâlimi.
Ama öyle bir sebep arama içinde.
Bazı dağılmaların adı yoktur çünkü.
Gün aynı gündü, gökyüzü bildiğin gibi.
İnsanlar konuştu, saatler ilerledi.
Hiçbir şey olmadı aslında…
ama bir şeyler de eskisi gibi kalmadı.
İçimde yavaş yavaş yer değiştiren şeyler var.
Adını koyamadığım, anlatmaya yanaşmayan.
Ne tam bir eksilme, ne de tamamlanacak bir boşluk.
Seyret diyorsam, gösterdiğim için değil.
Sadece saklamaya çalışmadığım için.
Perişanlık dediğin bazen böyle oluyor;
ne dramatik, ne görkemli…
sadece biraz yamuk, biraz sessiz.
Düzeltmeye de çalışmıyorum.
Çünkü her şeyin toparlanması gerekmiyor bazen.
Belki de bazı şeyler, tam olarak düzelmeden var olur.
Kusurlu hâliyle devam eder, eksikliğiyle yerleşir insanın içine.
Ben de öyle bırakıyorum.
Ne eskisi gibi, ne bambaşka…
sadece olduğu kadar.

// AYTAR DERGİ

Eksik Tuğlalar

Balkondan karşıdaki boş evin penceresine bakıyorum. Boş ev deyince insanın aklına hemen taşınmak geliyor, taşınmak deyince koliler, koli deyince bant sesi, o bant sesi de nedense çocukken açamadığım paketleri hatırlatıyor. Halbuki pencereye bakıyordum. Pencere açık mı kapalı mı uzaktan seçemiyorum, biraz daha dikkatli bakınca açık galiba, ama içeride hiçbir şey yok. Perde yok, masa yok, sandalye yok. İnsan eşyasız bir odayı görünce odanın kendisini fark ediyor. Eksiklikler gözünüzü açar, bakış açınızı genişletir. Bu yüzden duvardaki birkaç eksik tuğlaya pencere diyoruz. Güzel cümle. Bazı cümleler de böyle, insanın aklına bir yerden girip başka bir yere çıkıyor. Birkaç eksik tuğla, pencere, karşı ev, balkon… Balkondaki sandalye de biraz eğilmiş, geçen gün düzeltmiştim aslında, yine eğilmiş. Ben mi eğdim acaba otururken? Muhtemelen. İnsan oturduğu şeyleri bile zamanla kendine benzetiyor belki. Saçma. Neyse, karşıdaki evin penceresine yine bakıyorum.

Orada biri yaşasa ne yapıyor olurdu acaba? Belki televizyon izlerdi, belki mutfakta bulaşık yıkardı, belki benim balkona bakıp “karşıdaki kız yine boş boş duruyor” derdi. Oysa ben boş boş durmuyorum, bir sürü şey düşünüyorum. Düşünmek dışarıdan bakınca boş durmak gibi görünüyor zaten. Hatta bazen içeriden bakınca da öyle. Telefonun şarjı kaç acaba… yüzde doksan iki. İyi. Hava da sıcak, ama balkonda esiyor. Rüzgârın sesi olmasa şehir daha mı sessiz olurdu, yoksa biz sessizliği de bir şeylerle doldurur muyduk? Muhtemelen doldururduk. İnsan boşluk bırakmayı pek bilmiyor. Karşıdaki ev gibi. Boş kalınca bile içine bir hikâye koyuyoruz.Neyse, hava güzel. Karşıdaki ev hâlâ boş. Birileri orada yaşamıştı, şimdi yaşamıyor. Birileri bugün birinin ardından konuştu, şimdi evlerine döndüler. Ben de burada çayımı unutmuşum. Soğuyacak. Neyse, çayımı içeyim.

// AYTAR DERGİ

Fasulyeyi Sevmem Sandım, Meğer Kendimi Tanımıyormuşum

Çocukluğun bazı ayrıntıları vardır; yıllar geçse de damağında değil, kalbinde tortu bırakır.
Bir yemek mesela… Bir tabak fasulye…
Bize pişirilip önümüze konmuş, ama patatesleri içinden alınmış bir yemekti o.
Sofranın başına otururduk; ancak yemekteki lezzet bizden çok başkasının hakkıydı.
O yaşta adaletsizliğin adını bilmezdik belki, ama aç kalırdık.
Midemizden çok içimiz acıkırdı.

O günden sonra fasulyeye yıllarca mesafeli oldum.
“Sevmem” dedim.
“Hiç sevmem.”
Ama bugün anlıyorum ki, sevmemek bazen sevememekten değil, layık görülmemekten doğarmış.

Zaman geçti.
Hayat insana kendi mutfağını verir bir gün.
Ben de bir sabah pazarda fasulye seçerken buldum kendimi.
Sevdiğimi fark ettim.
Çünkü artık ellerimle kendi sofram için pişiriyordum.
Ve en güzeli… pişirdiğim gibi ikram ediyorum.

İnsan böyle zamanlarda fark eder ki yıllar boyu sevmediğini sandığı şeyleri aslında hep sevmek istemiştir.
Ama sevmenin önüne geçmiş başka duygular vardır: dışlanmak, küçümsenmek, unutulmak…
Bazen sevilmeyen sadece bir yemek değildir; bir dönem, bir rol, bir çaresizliktir.
Ve bazen o rol artık üzerimize oturmaz.

Bir sabah uyanırsın, sen sandığın kişi gitmiş, yerine başkası gelmiştir.
Aynı vücutta, yeni bir ruh gibi…
Dün tahammül ettiklerin bugün yük olur.
Dün sustuğun şeyler artık boğazına oturur.
Ve sen değişmişsindir.

İşte o gün, içten içe “Artık sevmiyorum seni” dediğin insanlar da olur.
Çünkü kimseye ömür boyu aynı kişi olacağımıza dair söz vermedik.
Tarzımız değişir.
Sınırlarımız değişir.
Kiminle aynı sofraya oturmak istediğimiz bile değişir.

Artık biliyorum ki bana sadece “köşede bir sandalye” ayıran insanların sofrasında oturmak zorunda değilim.
Gönlümde onlara kocaman bir yer açmışken, onların bana daracık bir kenar göstermesi benim eksikliğim değil.
Bu yüzden sessizce çekilip gitmeyi öğrendim.
Veda etmeden, açıklama yapmadan, sanki hiç olmamış gibi…

Ve tüm bu fark edişler öyle büyük, travmatik anlarla gelmedi.
Bir gün mutfakta, tencerenin başında fasulyeyi pişirirken geldi.
Artık o yemeği sevmeyi seçmiştim.
Küçükken payı bana düşmeyen o yemeği artık kendim için pişiriyordum.

Belki de büyümek budur:
Bir zamanlar bize reva görülmeyeni artık kendimize layık görmek.
Kırgınlıkla kenara ittiğimiz tatları yeniden denemek…
Ve en önemlisi, içimizi doyuracak insanları seçmek.

Hayattın bize sunduklarından kendimiz için pişirmeyi öğrenebiliriz,

Ve en sonunda şöyle diyebiliriz içimizden, usulca:
“Ben artık fasulye kadınıyım.”

// AYTAR DERGİ

MOR MENEKŞE #hikaye

Mor menekşe

Sadece hayalinde yaşattığı, ama asla sahip olamadığı, rüyalarını süsleyen küçük mor menekşe. Sonra bir baktı o minik ışıklar bir bir kayboldu yerine koy bir karanlık sardı hüzün dolu yüreğine. Hayallerle yaşadığı bir geceyi daha geride bırakmak üzereydi.

Tan yerinin ağarması ile birlikte onu bekleyen, tenini kendi teniyle ısıtan, bedenini kendi kollarıyla saran ve hadi gel bak buradayım seni bekliyorum diyen sevgili dostu yastığıyla buluşmak üzere yavaşça ordan uzaklaştı.

Gözlerinden süzülen iki damla yaşla, dalıp gittiği o küçük gönlünü aydınlatan, sevgi seli bırakan, hasretle yoğrulup, yüreğini derinliklerinde acı bırakan o küçük yıldızlardan gözlerini aldı.

Başını dayadığı pencereden yavaşça uzaklaşıp, ateşler içinde kıvranırken, tüm bedeninin titrediğini, tüylerinin diken diken olup, yanan bedeninde soğuk rüzgarlar estiğini anlayıp, kollarıyla kendini sımsıkı sardı ve yavaşça oturduğu yerden kalktı.

 Kalktı ve kendini kendiyle baş başa bulduğu, o soğuk yatağına uzandı. Bak sende yalnız değilsin deyip, kendi kendine sarılıp, başını yastığına koydu.

Hüzünlü bir gecenin sonunda, buruk yüreği, uykuya hasret gözleriyle bir geceyi daha geride bırakıp, rüyalarında olsun mutluluğu yaşamak ümidiyle hüzün içinde uykuya daldı.

Onun için yeni bir günün yeni bir başlangıcıydı.

Yarın, ya yarın..! Yarın yine aynı yerde, yine bir gecede. Yarın yine aynı hayallerle çözemediği bir bilmeceyle Yarın yine yaşayacaktı, bugün yaşadıklarını yarın yine tekrar dalacaktı uykuya ve bir türlü sahip olamadığı, görüpte tutamadığı, alıp da yüreğinde saklayamadığı, işte bu benim, benim, bana ait diyemediği, ve hiçbir zamanda sahip olamayacağı yalnızlığını paylaşamayacağı o hayaller ülkesindeki mor menekşesine..!

Fatma SAYILIR