You are currently viewing Kristal Küre

Kristal Küre

Avuçlarının arasına kristal bir küre alıyorsun. Öylesine parlak, öylesine cazibeyle donatılmış ki baktığında gözlerin kamaşıyor; tüm benliğinle yüreğini orada görüyorsun. Gözünden esirgiyor, sevgiyle tutuyorsun. Öyle bir tutuş ki canından bir parça, gözünün nuru, ömrünün son gülü, yüreğinin tek sahibi, geleceğin, umudun, tek tutkun, arzun, sahip olduğun sonsuz aşkın gibi…

Bir an geliyor ki başka şeylere kızdığın bir anda elinden düşürüveriyorsun. O an sanki içinden bir şeyler kopuyor, üzülüyorsun. Ellerin boş öylece kalakalıyorsun. Sonra parçaları bir bir topluyor ve yapıştırıyorsun. Bir bakıyorsun ki aynısı olmamış; bedeninde ince çizgiler, endamında kırık düşler kalmış. Derken bir gün yine başkalarına olan kızgınlığında canın acımışken, yüreğinin acısını ondan çıkarır gibi sinirlenip onu bırakıyorsun. “Neyse,” diyorsun, “yapıştırdım, olmuştu. Eski halini almasa da ben onu toplamasını bilirim. Oturur şimdi biraz güzel söz, biraz latife, biraz özlem, biraz da hasretimle bir hamur yoğurur; onu sevgimle yapıştırırım.”

Sevgi var ya işin ucunda; nasılsa her kapıyı açıyor, bütün sorunları çözüyor, kırılan gönülleri tamir ediyor, kanayan kalpleri bir dokunuş, iki tatlı sözle iyileştiriyor diye düşünüyorsun. Kristal de o avuçları öyle çok seviyor ki her düştüğünde bir parçası eksilse de onun sevgisinin karşısında kırılan parçalarını unutup yeniden onun istediği gibi olmaya çalışıyor. Ama hiçbir zaman o ilk güzelliğine, gizemine, endamına sahip olamıyor. Sevdiğinin avuçları arasında her düşüşte şurasından, ta yüreğinin derinliklerinden bir şey kopuyor; boğazına kelimeler düğümleniyor, nefes alamaz duruma geliyor. Ve yine teninde ince çizgiler oluşuyor; her çizgi ondan çok şeyleri alıp götürüyor.

Derken bir gün ayakları onu bir yerlere sürüklüyor. Bir bakıyor ki o kristal küreden o kadar çok var ki… Hangisine dokunsa gözü kalıyor, kalbi çarpıyor, kendini rüyalar aleminde buluyor. “Aman Allah’ım, ne kadar çok kristal küre! Hepsi birbirinden güzel, hepsi birbirinden cazibeli… Bir sürü; alabildiğince, seç seçebildiğince… Hangisini istersem onu alırım ve kırılan küreleri tamir etmek için uğraşmaz, bir köşeye atarım,” diye düşünüyor. Birden gözleri başka bir kristal küreye takılıyor. Güzelliği karşısında gözleri kamaşıyor.

Günler geçiyor. Kırılan her kürenin yerine gelip buradan yeni bir küre alıyor. Bir gün bakıyor ki bu almalar hiç bitmiyor; sanki bu iş sıradan bir alışverişe dönmeye başlamış. Her aldığında, aldığı küre ona zevk vermemeye başlıyor. Çünkü bu bir sevgi alışverişi değil; kırılan yüreğin tamirinde verilen emek değil; sevdiğine duyulan özlemden, hasret acısından duyulan özveri değil; aşk acısı değil… Sadece onun yerini birileriyle doldurmaya çalışıyor.

Anlıyor ki giden sevginin yerini hiç kimse doldurmuyor. Özlemle, emekle, hasretle yoğrulan, canından can verdiğin sevenin yerini hiç kimse tutmuyor. Hayat anlamsız; sözcükler değersiz; aşk, tutku, sevmek, sevilmek insanın elinde bir oyuncak; birliktelikler kirli bir çamaşır; saygı ve verilen değer kuruyan bir çeşmeye dönüyor. Anlıyor ki eski aşkların, sevenin, sevilenin, ömründen can verenlerin yerini kimse tutmuyor. Hiçbir aşk eski aşklar kadar ona huzur vermiyor, cennet bahçesini sunmuyor. Güller eskisi kadar açmıyor, toprak ana sevgisini vermiyor, güneş eskisi gibi doğmuyor. Yıldızlar geceyi sevgisiyle aydınlatıp Ay Dede’nin üzerinde mutlu bir aile tablosu oluşturmuyor. Karanlık yüreğini boğuyor, geceler cehennem azabı yaşatıyor; dört duvar ona azap zindanlarında bir aşk mahkûmunu yaşatıyor.

Aradan yıllar geçiyor. Bir gün bir köşede topladığı ve “Artık kullanmam,” deyip bir sandığın içine attığı o kırıp yapıştırdığı küreyi görüyor. Bir an içi cız ediyor. Şurasında, yüreğinde öyle bir acı hissediyor ki o an kendinden nefret edip riyakârlığı görüyor, aldatmayı görüyor, ihaneti görüyor. Ne kadar çok sevilirken sevgisizliği yaşadığını anlıyor. Ömrünün bir hiç uğruna, hak etmeyen kişilerle geçip gittiğini görüyor. Gerçek sevginin değerini bilmediği için geçen ömrüne, sevgisiz geçen yıllarına, hüsrana uğrayan gönlüne acımaktan bitap düşüyor.

İşte o kırık dökük, paramparça olan, bir köşeye atılmış kristal kürede tek bir şeyi görüyor: Asla aldatılmadığını, asla terk edilmediğini, o görmese de hep yanı başında onu sevgiyle bekleyen bir seveni olduğunu görüyor. O kırıp yapıştırdığı kürenin ona asla ihanet etmediğini, sevgisinden bir nokta eksiltmediğini; aksine o sandıkta her gün özlemle bir gün gelip onu almasını, eskisi gibi sıcak avuçlarının içinde okşayıp öpüp koklamasını beklediğini görüyor. Her gün özlemine hasreti ekleyip sevgisiyle bin kat daha güzelleşmiş… Bedeni kırık olsa da yüreği aşk ateşiyle, aşk hasretiyle, sevdiğinin özlemiyle pırıl pırıl yanmaya başlıyor.

O ateş aslında hiç sönmemiş ve o eller onu tekrar avuçlarının arasına alıp sevgiyle okşadığı anda bir de bakıyor ki yaşlı yüreği sevgiyle doluyor. Sönmüş olan gözlerine nur iniyor. Bir anda tüm benliği, yaşlı bedeni yeni doğmuş bir bebek gibi yeniden hayata dönüyor ve avuçlarının içindeki kristal kürede gerçek benliğini, kişiliğini ve yüreğini görüyor.

Sonra? Sonra ne mi oluyor?

İşte asıl mesele o ya…

Sonra…

Bir yanıt yazın