Sadece hayalinde yaşattığı, ama asla sahip olamadığı, rüyalarını süsleyen küçük mor menekşe. Sonra bir baktı o minik ışıklar bir bir kayboldu yerine koy bir karanlık sardı hüzün dolu yüreğine. Hayallerle yaşadığı bir geceyi daha geride bırakmak üzereydi.
Tan yerinin ağarması ile birlikte onu bekleyen, tenini kendi teniyle ısıtan, bedenini kendi kollarıyla saran ve hadi gel bak buradayım seni bekliyorum diyen sevgili dostu yastığıyla buluşmak üzere yavaşça ordan uzaklaştı.
Gözlerinden süzülen iki damla yaşla, dalıp gittiği o küçük gönlünü aydınlatan, sevgi seli bırakan, hasretle yoğrulup, yüreğini derinliklerinde acı bırakan o küçük yıldızlardan gözlerini aldı.
Başını dayadığı pencereden yavaşça uzaklaşıp, ateşler içinde kıvranırken, tüm bedeninin titrediğini, tüylerinin diken diken olup, yanan bedeninde soğuk rüzgarlar estiğini anlayıp, kollarıyla kendini sımsıkı sardı ve yavaşça oturduğu yerden kalktı.
Kalktı ve kendini kendiyle baş başa bulduğu, o soğuk yatağına uzandı. Bak sende yalnız değilsin deyip, kendi kendine sarılıp, başını yastığına koydu.
Hüzünlü bir gecenin sonunda, buruk yüreği, uykuya hasret gözleriyle bir geceyi daha geride bırakıp, rüyalarında olsun mutluluğu yaşamak ümidiyle hüzün içinde uykuya daldı.
Onun için yeni bir günün yeni bir başlangıcıydı.
Yarın, ya yarın..! Yarın yine aynı yerde, yine bir gecede. Yarın yine aynı hayallerle çözemediği bir bilmeceyle Yarın yine yaşayacaktı, bugün yaşadıklarını yarın yine tekrar dalacaktı uykuya ve bir türlü sahip olamadığı, görüpte tutamadığı, alıp da yüreğinde saklayamadığı, işte bu benim, benim, bana ait diyemediği, ve hiçbir zamanda sahip olamayacağı yalnızlığını paylaşamayacağı o hayaller ülkesindeki mor menekşesine..!
Fatma SAYILIR
// AYTAR DERGİ
ZİYARET #hikaye
“Kaloriferlerin henüz açılmadığı ama üşümemek için biraz kalın giyilen kasvetli bir gecede; cebinde bir sigara paketi ve çakmak, elinde küllükle damlalığa gidip pencereyi açtığın gibi yaktığın sigaranın dumanları değil de sanki seni boğan, çoğunlukla keşkelerin nüfuz ettiği düşünceleri gökyüzüne karıştırıyormuş gibi üflersin ya, öyle bir gündü.
Böylece bütün günümü her şeyin yolunda olduğu imajını sergileyerek geçiriyorum fakat gece yatağıma uzanıp yanı başımda bulunan pencereden gökyüzünü izlemek istediğimde betonların yıldızları kapattığını görünce bu imajın tamamen kandırmadan ibaret olduğu gerçeği suratıma tokat gibi çarpıyor ve kalabalığın içinde özünü kimseye gösteremeyişimin yalnızlığı kendini daha çok hissettirmeye başlıyor. Ben de ne zaman bu tarumar olmuş hissiyatlara bürünsem soluğumu senin yanında alıyorum, sanki bir şeyi değiştirecek veya geçiştirecek bir keramet yaşanacağı inanırcasına. Bir yandan da 57’nde gittiğinden yanımızda daha fazla durman gerektiğini düşündüğüm vakitleri kullanıyorum kendimce ve bu tek taraflı yaratılan hüsranları paylaşma durumunun daha fazla gideceğini tahmin ediyorum. Anlatıyorum, çünkü yanında bunları anlatamadığım günlerde kafamdaki sesler bir türlü susmuyor, bana sorular soruyor, bazen soruları kendisi cevaplıyor. Bu cevapların hepsi dört yanı çıkmaza düşüyor.
Zamansız vedan zihnimin avuçlarına zehirli bir yabani kasımpatı bırakmış, etrafı aydınlatan, kışın karını eriten güneş doğduğunda ona doğru tutulduğu gibi içimde gündoğusu eserek geceyi açıyor çevreye. Zihnime her gün uyandığım gibi çöken şu karanlık hisleri aydınlatan güneş, doğduğumdan beridir yanımda olarak hayat arkadaşım haline gelmişti. Bu arkadaşlık ihanetin olmadığı dostluğa her güne birer çentik atarak istemsizce dönüştü. Ruhumdaki ayrılmaz parçalarda senden geriye kalanların hepsini mütemadiyen doldurmakta ve nihayetinde kendimi de ele geçirerek yek vücut haline dönerek ölü bir ruhun bedenine sahip nasıl olunursa öyle olacak. Hal ve hareketlerimin manasını karanlık duvarların içine hapsederek o hissiyatların esiri haline geleceğim. Sonucunda asla geri gelmeyeceğini bilmenin verdiği kabulleniş ve bunun temelinde bıraktığı hüznün üstüne yapılmış çarpık binalar bulunacak.”
Gözlerinden düşmek için birbiriyle didişen damlalarına hakim olabilmek adına yüzünü yukarıya kaldırmıştı fakat göz kapaklarının damlaları kovarcasına vakitsiz kapanışı yanaklarından dama zeminli mermere düşerek sessizliği bir tutam bozmuştu. Yanağında kalmakta ısrarcı olanları elleriyle kovuşturarak konuşmaya devam etti.
-Yaşadığın o kısacık ömründe sığdırdıklarının nankörü gibi gözükmek istemememle birlikte tesirinden dolayı yerini dolduramayışımın esiri oldum. Bundandır söylemlerimin nedeni ve sebebi ziyaretim.
Bir an sırtını dönerek gökyüzünün gözüktüğü iki gri kolonun arasında kalan o bölgeye doğru gözlerini çevirdiğinde geldiğinden bu yana geçen vakti anca anlayabilmişti. Güneş; ışığını dolaylı olarak vermeden önce son kez güzelliğini yaparak bulutlara pembelikler vermiş, hüznün biraz da dağılması için elinden gelen son kozunu da oynamış gibiydi. Ancak bu hüznün gitmesine yaramadığı gibi hüzne bir romantizm de katarak kronik bir vaziyet halini almasına istemeden yardımcı oluyordu. “Allah’a ısmarladık.” dedikten sonra bir adet kasımpatıyı yanına bırakmıştı. Geldiğindekinden farksız, eskilerin birkaç hatıra kaydetmesini fırsat bilerek onları zihninde teker teker izleyerek uzun ve geniş mermerden merdivenleri inmişti. Kameralara odaklanmış güvenliğin ve birkaç aralarında havadan sudan sohbetler döndüren iki görevlinin arasından sıyrılarak iki kişinin anca geçebileceği kapısından çıkıp arabasıyla eve giderken yolda ışıklarda durup sarı yandığı gibi kornasına sarılan araçları, kavşaktan ilerlemesini gerektiğini son anda fark ettiğinden araya kaynak yapan sürücüleri, evin önüne geldiğinde park edeceği yerde top oynayan çocukların aracın geldiğini gördüklerindeki hüznü hatırlamıyordu. Ruhuyla birlikte gittiği yerden ruh gibi dönmüş, yanı başında bulunan pencereden gökyüzünü izlemek için yatağına uzanmıştı.
ÜLGEN
// AYTAR DERGİ
EV ÖDEVİ #hikaye
I. BÖLÜM
Haftanın yedinci gününe gece boyu süren gezintilerinden dolayı öğlen vakitlerinde uyanabilmişti. Yataktan kalkıp kendisine kahve yaptıktan sonra arkadaşlarıyla çevrimiçi bilgisayar oyununa girerek akşamı etmişti.
Yarın gireceği derslerin malzemelerini koyarken defterin arasından yere bir not düştü. Notta “Edeb. ödevi, onüç Aralık” yazıyordu. Şans eseri önüne düşen nottan verilen ödevin vaktinin yarın dolduğunu fark etmişti. Konunun ne olduğunu gece yarısına çeyrek saat kala hatırlayabilmişti. Edebiyat öğretmenleri, yabancı ulusa ait bir atasözünün hikayesini sınıfta anlatmalarını istemişti.
Bugün saatlerdir oturduğu bilgisayar masasına tekrar geçerek atasözleri aramaya başladı. Babasının çocukluğunda öğrettiği yabancı dilden faydalanarak farklı lisanda yazılmış metinlere de göz atıyordu. Karşılaştıkları ya kendi ulusuna aitti ya da anonim olarak günlerine kadar yaşamlarını sürdürmüşlerdi.
Yitirdiği umutlarla tek tek sitelere göz atarken nihayet ödevdeki şartlara uyan onlarca atasözünü arşivlemiş bir yere denk gelmişti. Bu sefer de kararsızlığı sebebiyle okudukları hoşuna gitmiyordu. Hoşuna gidenler de öğretmeninin beğeneceği türde olmadığını düşünüyordu. Geçen yarım saatten sonra adı dikkatini çeken bir atasözünün hikayesini okumaya başlamıştı: Vakti farklı, yazgısı farklı.
II. BÖLÜM
Karşılarına gelen ruhlardan birinin notunu okuduklarında, evrende görüp görebilecekleri en zeki varlığın dünyaya salınma süresinin belirlenmesi görevinin gelmiş olduğunu fark ettiler. Vakit ve Yazgı, yasak olmasına rağmen o insanla alakalı farklı bilgileri de okumaya karar vermiş ve dünyadaki kötü düzeni değiştirebileceğini düşünerek kabiliyetlerine de göz atmışlardı. Onlarca sayfa yazılmış hünerlerini okudukça hangi vakte gönderilmesi gerektiği düşüncesi de aralarında gittikçe karmaşıklaşıyordu. Teslim etme süresinin daraldığını fark ettiklerinde ikisinin karar verdiği tarihlerin tam ortasına göndermede anlaşmışlardı. Var oldukları zamandan beri ilk defa ihtilafa düştüklerinden yaşanacakların ne olduğu konusunda merak içinde kalmışlardı.
Orta halli kent soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve ona Ögeday adını vermişlerdi. Büyük zorluklarla doğduğundan onun çok fazla yaşamayacağı düşünülmüştü. Çocukluğu, on yıllar öncesi istilaya uğramış bir kentin harabe yıkıntıları arasındaki serserilerden kaçınırken arada oyun oynamaya fırsat bulmakla geçmişti. Kimiyle arkadaşlık kurmaya çalışsa fikirleri uyuşmuyor ve asla kendisi gibi olmadıklarını hissediyordu.
Yetişkinliğine kadar yalnız başına sınıflarda dirsek çürütmüştü. Öğretmenleri onu her zaman yaramazlık yaparken yakalıyor, yapılan sınavlarda daima aklına bir türlü gelmeyen yanıtlar cevap oluyordu. Mezun olunca mesleğini icra edecek açık kapı bulamadığından ticaretle geçimini kurmayı tasarlamıştı. Bu sırada kent sahibine gelen elçilik heyetinde bulunan kadına tutulmuş ve onunla bir aile kurabilmek için de bir an önce bu işlere atılmaya koyulmuştu.
İlk önce sermaye edinebilmek için eziyetli işlere bile göğüs germeye çalıştı. Her ne zaman bir yerde işe başlasa en adaletsiz görevler ona veriliyordu. Sabredip belli bir süre para biriktirdiğinde onunla birlikte yaptığı yatırımlar da tek tek eriyordu. Ardından tekrar para biriktiriyor ve tekrar deniyordu. Yıllar geçmiş, sevdiği kadın çoktan gitmiş ve muntazam planladığı bütün işler anlamadığı şekilde sürekli bozulmuştu.
Orta yaşlarına geldiğinde kimseyle iletişim halinde olmadığı, kenara birazcık para atabileceği ücreti veren bir imalathanede iş bulmuştu. Şimdiye kadar konuştuğu herkesin iletişimleri, yaşantıları ve hatta direkt kendi yaşadığı dönem ona farklı geldiğinden yapabileceği en uygun işin bu olduğunu anlamıştı. Ömrünün sonuna kadar da bu çağın insanı olmadığını düşünerek geçirdi.
Yaşamını anbean izleyen Vakit ve Yazgı, Ögeday’ı çok hatalı bir ana yönlendirdiklerini üzülerek fark etmişlerdi. İşin daha kötüsü, yanlış yönlendirilmiş bu en zeki varlığın yaptığı her hareket doğru yönlendirilenleri de etkilediğinden artık evrenin sonuna kadar herkesin yaşamı bir bir kaymış bulunuyordu. Bu sebeple bütün varlıklar bundan sonra yanlış vakitte dünyaya gelecek ve yazgıları asla olması gereken şekilde ilerlemeyecekti.”
Hikayeyi defalarca okudu. Uyanması gereken vakte birkaç saat kaldığını fark edince hemen yatağa geçerek uykuya daldı ve diğer gün Vakti farklı, Yazgısı farklı atasözünün hikayesini anlattı.
ÜLGEN
// AYTAR DERGİ
KAÇIŞ #hikaye
KAÇIŞ
1 Bölüm
Alarm bütün hiddetiyle uyandırmak için çabalıyordu. İçindeki umutlarının yanında usanmışlık hissiyatıyla yataktan kalkıp onu susturdu. Dikilip hareket etmeye mecal bulamamıştı. Birkaç dakika koltuğunda uyumuş olsa da rahat edemedi ve güneşin doğmasına daha iki saat varken perdeleri açtı. Cezveye su, kaba kedisi için mama koydu. Kahvesini alıp çalışma odasına geçerek arkasından kedisi Mönge’nin kolunu çevirip içeriye girmemesi için kapıyı kilitledi.
Hesaplamalarına göre bugün bütün işlemleri bitiyordu. Yıllardır zihninde, aylardır odasında olan bu fikir sonunda bugün gerçekleşecek gibiydi. Yaşadığı çağın insanı olmadığını düşünüyordu. Şu an bulunduğu zamanın berbat, kokuşmuş insanlığının ve bu insanlığın kendine benzettiği doğanın çok daha güzel olduğu zamanlara gitmek istiyordu. Eziyet verici kalabalıktan, bu içi boş kalabalığın gerekli meziyetlerinin yoksunluğundan ve lüzumsuz gürültülerinden böylece arınabileceğini düşünüyordu. Belki de bu sefer ait olduğu yerde hisseder, güzel bir hayata başlangıç yapar, çağının sürükleyerek ulaştırdığı yalnızlık ve kaybolmuşluk duygularından kurtulurdu. Bunun için tasarladığı ve yıllardır üzerine yoğunlaştığı, Kaçış adını verdiği makinenin son işlemlerini yapıyordu.
Yaklaşık dört saat daha çalıştıktan sonra bir kahve molası daha vererek Zühre’yle ilgilendi. Elinden gelse onu da götürecekti götürmesine ama geçmişe gidişin hayvanların zihninde büyük bir yara açtığını ve bunun da bilinç farklılığından dolayı gerçekleştiğini düşündüğünden onu götürme cesaretinde bulunamıyordu. Kendisine bir şey olduğunda çok üzülmeyeceğini düşünüyordu. Ancak kedisine kendisi yüzünden zarar gelse dünyası yıkılırdı. Bu yüzden onu emanet edebileceğine güvenebildiği hayvansever birini bulmuştu. Ona her gün mesaj atıyor, eğer atmadığı gün olursa kedisini evden almasını ve ona bakmasını tembihliyordu.
Güneş batmak üzereydi. Yorgunluk, sırt ağrılarıyla kendini belli etmeye başlamıştı. İçinden, çalışma masasındaki “Kurtuluş, onun için verilen çabaların sarfınazar edilmemesiyle başlar” yazılı notunu okuyup çalışmalarına devam edecek gücü kazanmaya çalıştı.
Bütün coğrafyasını ezberlediği, konuştukları dili öğrendiği, nasıl hayatta kalabileceğini her gün tekrar ettiği gideceği vaktin ve yerin koordinatlarını girmiş, elindeki son deney faresini de kabine sokmuştu. Eğer işlem gerçekleşir ise makine, farenin kayboluşundan tam çeyrek saat sonra yeşil ışık yakacak ve sülalesinden miras kalan çalar saatin zili iki saniye ötecekti.
Bütün yazılımlarını eksiksiz hallettiğini düşündüğünden yanında götüreceği malzemeleri çoktan bugüne göre ayarlamıştı. Kronometresinden soluksuz takip ettiği dakikaların son on saniyesinde yeşil ışığın yanacağı kısma gözlerini dikti. On, dokuz, sekiz, yedi…
Yeşil ışık yanmış, aynı anda çalar saat de iki saniye ötmüştü. Bütün heyecan ve başarma duygusunun verdiği hissiyat ile dairesinin içinde volta atıyordu. Kedisini kucağına alıp başından öpmeyi de esirgememişti.
Voltasının sonuna doğru çalışma odasındaki camdan dışarıdaki çürümüş ağaçlara, birbiri üstüne binmiş binalara ve haftalardır havadan eksilmeyen, teşhis edilememiş karartıya doğru gülüş atmıştı.
– Sizden kurtuluyorum!
2. Bölüm
Heyecanı diriyken bir an önce malzemeleri koyduğu çantayı kabine koymuş ve makineye tekrar koordinatları girmişti. Hata yapmamak için girdileri tekrar tekrar kontrol ederek düğmeye bastığını tahmin ederek Kabinin içine kendini kilitledi. İşlem sırasında asla hareket etmemesi gerektiğinden nefes kontrollerini ayarlama etütleri bile yapmıştı. İhtiyatlı olmanın pek faydalı olduğu kanatindeydi. Her şey muntazam ilerliyorken odanın kapısını açık bıraktığını fark etti.
Kedisi içeriye girmişti. Aylardır girmediği odanın nasıl bir hale bürünmüş olduğuna göz gezdiriyordu. Mönge, ona içinden gelmemesi için yalvarıyordu. Meraklı kedisi, Mönge’ye sürtünebilmek için kabinin yanına doğru koştu. Bulunduğu zamanda gördüğü en son şey, kedisinin koordinatların ve zamanın yazıldığı klavyenin üstünde oluşuydu.
Yokluk içindeydi. Sanki uykudaki rüya görmediği kısımlarda gibiydi. Belki de ölmüştü ve bunu deneyimliyordu. Mönge’nin patisi “Kaçış”ın doğru şekilde çalışmasına mani olmuş olabilirdi. Ya da gitmek istediği yere varmış ama gözleriyle kulakları geçiş sırasında zarar görmüştü. Koku alamadığı için burnu da zarar görmüş olabilirdi.
Ne olursa olsun içinden çeyrek saatin dolacağı süreye kadar saymaya başladı. Dolduğunda bir anda hafifçe vuran bir ışığın varlığını gördü. Elini ışığın geldiği yerden muhafaza ederek gözlerini yavaş yavaş açtı. Yaşıyordu. Güneş, tıpkı dünyasında olduğu gibi batmaktaydı büyükçe bir farkla. Bu sefer gökyüzü tertemizdi. Etrafına göz atmaya başladı. Tanımadığı sunturlu yeşillikler, devasa uzunlukta ağaçlar vardı.
Uzaktan sesler işitti. Sesin geldiği yere doğru kendini koruyabilecek çimenlerin arasından sürünerek çantasıyla birlikte ilerledi. Karşısında gördüğü manzara, gitmek istediği yıllarla asla alakası olmayan türden insanları barındırıyordu.
Ellerinde irili ufaklı kılıçlar, yaylar ve içi kürar dolu olması muhtemel boru tüfekleriyle laklak eden onlarca insan vardı. Malzeme çantasındaki göz yakınlaştırıcısını taktığında yüzlerinde çeşitli hastalıkların barındırdığını belli edecek türden yaraları gördü. Bakınca bile tiksindiren bu irili ufaklı, kimisi zift renginde çukur oluşturmuş yaralar birçoğunun kollarında ve ayaklarında da bulunuyordu. Kiminin uzuvları bu yaralardan dolayı şekil bile değiştirmişti.
Karşısındaki kalabalık hastalık ordusu gibiydi. Karşılaştığı şeylere rağmen yaşamı boyunca deveran etme ihtimali yüksek bu acımasız yazgının değişmiş olabileceği umudunu hala yitirmemişti. Yavaş yavaş geri dönüp onlardan uzaklaşmak istese de yapabildiği tek şey gözlerini kapamadan önce gittikçe yaklaşan ıslığa benzer bir sesin kendinde son bulmasını dinlemekti.
Güçlü bir dalganın kendisini ıslatmasıyla uyanabilmişti. Yüzünden tuzlu suyu arındırıp çevresini incelediğinde, uzaktan izlediği kişilerin yerde kanlar içinde yattıklarını fark etti. Yara dolu uzuvlarının bir kısmı kendilerinden birkaç metre uzakta olmasına rağmen canlı kalmayı başarmış birkaçı acıyla bağırarak yardım istiyordu. Ayağa kalkıp yanlarına gitmeyi kararlaştırdı. Fakat hastalıklarının bulaşma ihtimali aklına gelince vazgeçti.
Birkaç ispalyanın üstüne serilmiş kumaşın altında yayılı halde malzemelerini gördü. Onları çantasının içine yerleştirdi. Gölge amaçlı serilmiş kumaşı da alıp yerde yatanlardan birinin kılıcıyla beline bağladı. Çevresinde karşı koyabilecek dirilikte olan birinin olup olmadığını kontrol ede ede oradan uzaklaştı.
Nereye gittiğini yahut gitmesi gerektiğini bilmiyordu. Önceki dünyasındaki ruhsal yalnızlığı, aidiyetsizlik ve her yerin yabancı gelme duyguları bu sefer hissiyattan öteye geçerek ete kemiğe bürünmüş gibiydi. Bir tepeye çıkıp önünde uçsuz bucaksız yeşilliği gördüğünde bu yazgıdan kurtulamayacağını öğrendi. Göz yaşlarına hakim olamamıştı. Ümitsizlikle bir medeniyet arayışına burada da devam etmek üzere yoluna devam etti.
ÜLGEN
// AYTAR DERGİ
LOPÇU
Memleketinde köyünde yaşayan Mehmet adında bir genç varmış. Mehmet hayatını orada sürdürür, ailesi ile birlikte bağıyla, bahçesiyle ve hayvanlarıyla ilgilenirmiş. Bunun dışında bir mesleği olmayıp boş gezermiş.
Mehmet büyümüş, yetişmiş ve askerlik çağına gelmiş. Askere gideceği gün gelmiş, çatmış ve ilk defa bu sayede köyünden dışarı çıkmış. Bu zamana kadar köyünden başka hiçbir yeri görmeyen Mehmet heybesini hazırlamış, ana-babasıyla helalleşip yollara düşmüş. Askerlik yapacağı şehrin kışlasına ulaşmış ve görevini yapmaya gelen bütün gençler nizamiyede toplanmışlar.
Komutan nizamiyede toplanan acemi askerlerin mesleklerine göre ayrılmasını istemiş, elektrikçiler bir tarafa, tesisatçılar bir tarafa, boyacılar bir tarafa, fırıncılar bir tarafa ve aşçılar bir tarafa derken bütün askerler mesleklerine göre aynı işi yapanlar ile birlikte gruplara ayrılmışlar, Mehmet tek başına kalmış.
Komutan tarafından herkese teker teker görev tazmini yapılmış ve sıra Mehmet’e gelmiş.
Komutan – Senin ne asker?
Mehmet – Mehmet komutanım.
Komutan – Herkes mesleğine göre ayrıldı. Bir tek sen kaldın. Senin mesleğin nedir evladım?
Mehmet – Komutanım ben lopçuyum.
Komutan – Lopçu musun?
Mehmet – Evet komutanım, sivil yaşantımda lopçuluk yapıyorum.
Komutan lopçuluğun ne olduğunu bilmez. Bilmediğini açık etmemek için de Mehmet’e lopçuluk nedir diye sormaz. Lopçuluk hazır yiyici, beleşçi demektir. Mehmet askerliği boyunca hiçbir iş yapamaz. Askerliğini bedavadan yiyip içip ortalıklarda gezinerek bitirir.
Zaman çabuk geçiyor tabii. Üç gün, beş gün derken; günler günleri takip ederken Mehmet askerliğin sonuna gelmiştir ama komutan lopçuluğun ne olduğunu öğrenememiş ve içi içini yemektedir.
Komutan dayanamaz ve Mehmet tezkeresini almadan önce onu bir gün odasına çağırır. Çünkü komutanın lopçuluğun ne olduğunu öğrenmesi için Mehmet’e sormaktan başka şansı yoktur. Mehmet komutanın odasına gelir ve komutan ona sorar.
Komutan – Söyle bakalım, lopçuluk nedir? Askere geldiğin ilk gün lopçuyum dedin, lopçu aşağı lopçu yukarı askerliği bitirdin.
Mehmet – Komutanım size lopçuluğun ne olduğunu anlatırım ancak bir göl kenarına gidip piknik yapmaları gerekmektedir.
Komutan bu duruma sinirlenir ve Mehmet’e sert çıkar. Aklına binbir çeşit şey gelmiştir ama lopçuluğun ne olduğunu da öğrenmek istemektedir.
Komutan piknik hazırlıklarını yaptırır ve bir göl kenarına giderler. Mehmet göl kenarında çakıl taşlarını toplayıp önüne yığar. Bu taşları teker teker göle atmaya başlar. Bir taşı göle atar, lop diye ses gelir. Bir daha taş atar, yine lop diye ses gelir.
Komutan – Napıyorsun?
Mehmet – Komutanım benim sivil hayatta bir işim yok, göl kenarına gidiyorum. Akşama kadar göle taş atıyorum.
Hepimizin etrafında hiçbir iş yapmayıp bir şeye faydasını dokunmayan boş beleş, bedavadan yiyip içen insanlar vardır. Bu hayatta her insanın bir meşgalesi, uğraşı, işi olmalı. Çevresindekilere faydalı olmanın yanı sıra insanın ilk önce kendisine faydası dokunmalıdır.