Bundan yıllar önce bir vatandaş en etkin iletişim aracının gazete olduğu dönemde ulusal bir gazeteye ilan verir. İlanda “Hesabıma 1 lira gönderen herkese zengin olmanın sırrını açıklayacağım” der. İlanda hesap bilgileri de yer almaktadır. Bu ilan o kadar ilgi görür ki kısa sürede para gönderenlerin sayısı milyonları bulmuştur.
Hedefine ulaşmış ve kısa bir süre içinde hesabında milyonlar birikmiştir. Bunun üzerine yine aynı gazeteye ikinci bir ilan verir:
“İşte o gün geldi. Hepiniz zengin olmanın sırrını açıklamamı bekliyordunuz. Nasıl mı zengin oldum? Sizler sayesinde… Evet, iyi duydunuz. Sizler sayesinde. Bana göndermiş olduğunuz bir liralar beni zengin yaptı.”
O gün ilanı görüp para gönderenler için bir lira küçük bir rakamdır. Ancak ilan veren için her bir lira çok önemliydi. Damlaya damlaya göl olur derler ya aynen o şekilde biri bin, bini yüzbinleri, yüzbinler milyonları bularak zengin olmasına yetti.
İnsanlar ya fırsatı kendi yaratır ya da fırsatlar karşısına çıkar. İnsanın önüne çıkan fırsatı değerlendirmesi hayatında önemli rol oynar. Zamanın şartlarını değerlendirip insanın ihtiyaçlarına göre o ana kadar yapılmayanı yapanalr farklılık ortaya koyarak hayatta, işte ve kariyerlerinde başarılı olurlar. Başarı da parayı kazanmalarına katkı sağlayarak zengin olmalarını, ayrıca yazdıkları hikaye ile anılmalarını sağlayacaktır.
Bugün büyük markaları incelediğinizde kurucuları, döneminde farklılık ortaya koyarak cesaretle yapılmayanı yaparak başarıya ulaşmışlardır.
// AYTAR DERGİ
KAHVE VE KİTAP: BİR DOSTLUĞUN HİKAYESİ
Bir fincan kahve, yanına eşlik eden bir kitapla buluştuğunda, hayatın telaşından sıyrılıp huzura erişmenin en etkili yollarından biri ortaya çıkar. Kahvenin sıcak ve davetkâr kokusu, bir kitabın sayfalarından yayılan o kendine has dokuyla birleştiğinde, zihinde unutulmaz bir dans başlar.
Kahve, odaklanmayı artıran ve zihni harekete geçiren bir içecek. Tıpkı bir kitabın insanı yepyeni dünyalara sürüklemesi gibi, kahve de her yudumunda farklı bir hikâye anlatır. Belki Kolombiya’nın dağlarında büyüyen bir çekirdeğin hikâyesi, belki de Etiyopya’nın güneşi altında olgunlaşan o eşsiz tatların serüveni…
Kitap ise bir seyahat biletidir. Bir yazarın kaleminden dökülen satırlar, insanı hiç görmediği coğrafyalara götürür, hiç yaşamadığı hayatları yaşatır. Bu yolculuk sırasında kahve, bir dost gibi yanında yer alır. Yorulduğunuzda, dikkatiniz dağıldığında, bir sayfada durup kahvenizden bir yudum alırsınız. Bu küçük mola, sizi yeniden maceranın içine çeker.
Kahve ve kitap, modern hayatın hızında kaybolmamak için birer sığınaktır. Gün içinde telefon ekranlarına hapsolduğumuzda, bir kahve molasıyla elimizde tuttuğumuz bir kitap, bizi gerçek anlamda anda var eder. Kitapta bir cümleye dalıp giderken, kahvenin o sıcacık tadı ruhumuzu okşar.
Eğer bir gün kendinizi yorgun, kaybolmuş ya da sadece biraz huzura ihtiyaç duyar halde bulursanız, bir fincan kahve hazırlayın ve kitaplığınızdan bir kitap seçin. Bu ikilinin büyüsü, size kısa bir süreliğine de olsa dünyanın karmaşasını unutturacak. Ve belki de tam o anda fark edeceksiniz: Hayatın en güzel anları, en basit ritüellerde saklıdır.
(Bu yazı, kahve kokulu sayfalarda bir hikâye arayanlara ithaf edilmiştir.)
Katre-i Matem
// AYTAR DERGİ
MOR MENEKŞE #hikaye
Sadece hayalinde yaşattığı, ama asla sahip olamadığı, rüyalarını süsleyen küçük mor menekşe. Sonra bir baktı o minik ışıklar bir bir kayboldu yerine koy bir karanlık sardı hüzün dolu yüreğine. Hayallerle yaşadığı bir geceyi daha geride bırakmak üzereydi.
Tan yerinin ağarması ile birlikte onu bekleyen, tenini kendi teniyle ısıtan, bedenini kendi kollarıyla saran ve hadi gel bak buradayım seni bekliyorum diyen sevgili dostu yastığıyla buluşmak üzere yavaşça ordan uzaklaştı.
Gözlerinden süzülen iki damla yaşla, dalıp gittiği o küçük gönlünü aydınlatan, sevgi seli bırakan, hasretle yoğrulup, yüreğini derinliklerinde acı bırakan o küçük yıldızlardan gözlerini aldı.
Başını dayadığı pencereden yavaşça uzaklaşıp, ateşler içinde kıvranırken, tüm bedeninin titrediğini, tüylerinin diken diken olup, yanan bedeninde soğuk rüzgarlar estiğini anlayıp, kollarıyla kendini sımsıkı sardı ve yavaşça oturduğu yerden kalktı.
Kalktı ve kendini kendiyle baş başa bulduğu, o soğuk yatağına uzandı. Bak sende yalnız değilsin deyip, kendi kendine sarılıp, başını yastığına koydu.
Hüzünlü bir gecenin sonunda, buruk yüreği, uykuya hasret gözleriyle bir geceyi daha geride bırakıp, rüyalarında olsun mutluluğu yaşamak ümidiyle hüzün içinde uykuya daldı.
Onun için yeni bir günün yeni bir başlangıcıydı.
Yarın, ya yarın..! Yarın yine aynı yerde, yine bir gecede. Yarın yine aynı hayallerle çözemediği bir bilmeceyle Yarın yine yaşayacaktı, bugün yaşadıklarını yarın yine tekrar dalacaktı uykuya ve bir türlü sahip olamadığı, görüpte tutamadığı, alıp da yüreğinde saklayamadığı, işte bu benim, benim, bana ait diyemediği, ve hiçbir zamanda sahip olamayacağı yalnızlığını paylaşamayacağı o hayaller ülkesindeki mor menekşesine..!
Fatma SAYILIR
// AYTAR DERGİ
KIRMIZI KUYU #hikaye II. Bölüm
Bir saat boyunca ona kendini anlattı. İzmir’den geldiğini, burayı iyice araştırdıktan sonra atamalarda ilk tercihine burayı yazdığını söyledi. İzmir dışında daha önce uzun süreli bir yerde bulunmamıştı. Yazları tatil amaçlı Antalya’ya birkaç günlüğüne ailesiyle giderdi. Bir de Hasan yaşlarındayken Ankara’ya okul gezisi kapsamında Anıtkabir’e gittiğini hatırlıyordu.
“Ankara çok soğuktu, Antalya da fazla sıcak. Buranın havası fena değil dediler ama yanlış anlamanı istemem beni. Bu öğretmenlik serüvenimde Anadolu’nun birbirinden farklı iklim ve kültürünü keşfe çıkacağım. Tek bir yerde kalmak istemiyorum, birçok yerde beni bekleyen senin gibi öğrencilerim olacak.” Hasan’ın kulaklarına sesinin ulaştığına emindi. Hasan onu duyuyordu, anlıyordu, belki kendince sessizliğinin içerisinde ona bir yanıt da veriyordu ama onun duyabileceği bir ses Hasan’ın dudaklarından çıkmıyordu. “Hadi, Hasan. Konuş benimle. Ne olur! Sana ulaşmama izin ver!” diye birden ses tonunu yükseltti Murat. Çocuğu omzundan tutup sarsmak zihninde yer etmesini istemediği bir hatıra olarak kalacaktı. Ona ulaşmak, onu anlamak, onun derdine derman olmak istiyordu. Hasan ise öğretmenine bakmıyordu bile. Hala gözleri kararlılıkla kuyuya dönük vaziyetteydi. Gözlerini oradan inatla ayırmıyordu. Akşam ilerliyordu. Hasan’ın teyzesine verdiği sözü yerine getirememişti. Hasan’ın zihninde kendine bir yer bulamamıştı. Orayı açacak anahtarı bir bulabilse gerisi gelecekti, buna emindi. “Hadi, Hasan. Bir şeyler söyle. Annen var karşında, ona ne söylerdin? Onunla konuş.” diye yalvardı Murat. Teyzesi artık Hasan’ı eve geri götürmek istiyordu. Murat’a verdiği vakit çoktan dolmuştu. Yeğenini zorla götürürken birden Hasan’ın dudaklarından bağırmalarının arasında şu sözler çıktı: “Kırmızı… Kuyu… Kırmızı kuyuda…” Murat duyduğu sözler karşısında heyecanlansa da Hasan’ın teyzesi onun kadar heyecanlanmamıştı. Her zamanki gibi yeğeninin delice sözler söyleyip durduğundan yakınırken Hasan’ı sürüklemeye devam etti. Onlar karanlıkta kaybolmuşlardı ama Murat tüm benliğinde; yüreğinde bir güneş parlıyor gibi aydınlığın içinde hissediyordu. Bunu yapması ne kadar doğruydu, bilemiyordu. Birden kendini kuyunun üzerindeki tel örgüyü sökerken buldu. Cep telefonunun ışığının yardımıyla yavaşça kuyunun dibine kadar indi. Çamur içerisinde kalmıştı her yeri. Biri onu görse ne yaptığını izah etmekte zorlanabilirdi. Aradığı şey neydi, o da bilmiyordu ama etrafı aramaya kararlıydı. “Hasan, gördüğün şey ne? Burada bizim göremediğimiz neye bakıyorsun?” diye sordu Murat kendi kendine ve sonunda onu buldu. Hasan’ın dosyasında yer alan fotoğraf sayesinde onun gizemini çözmüştü. Onu çamurun arasından çıkarıp kıyafetine sürdü. Üzerindeki çamur gidince kırmızı rengi iyice belirgin hale gelmişti. Annesinin Hasan ile iletişim kurmasını sağlayan bilyelerden biriydi bu. Hasan için kuyunun tamamı kırmızıydı. Tek baktığı nokta kırmızı bilyeydi, tüm dünyası kırmızı olmuştu. Tek gördüğü oydu. Aslında o “Kırmızı, kuyuda…” demek istiyordu. Yani kırmızı bilyenin kuyuya düştüğünü anlatmaya çalışıyordu. Murat en sonunda anlamaya başlamıştı. “Onu kuyuya düşürdün. Müdür yanına geldi. Annenin gittiğini anladın. Ölümü bilmeyen zihnin kırmızı bilyeyi düşürdüğün için annenin gidişinden kendini sorumlu tuttu. Bilyeyi alabilirsen annenin sana artık kızmayacağını düşündün. Ama onu oradan nasıl alacağını bilemedin, kimselere de bu durumu anlatamadın.” Murat, sabahleyin Hasan’ı yine kuyunun başında bulmuştu. Güneş ışıkları arkasından vururken sakince Hasan’a yaklaştı. Elinde kırmızı bilyeyi tutuyordu. Hiçbir şey söylemeden Hasan’a annesinden yadigâr kalan bilyeyi uzattı. Sadece o da değildi getirdiği şey. Başka bilyeler de vardı yanında. Hasan ile, annesinin yaptığı gibi iletişime geçecekti bundan böyle. Ama onun bilyelerinin rengi kırmızı değildi, o annesinin seçtiği renkti. Murat Öğretmen de sarı renkli bilyeleri tercih etmişti. Murat Öğretmen’inin peşinden onun elinden tutarak sınıfa gelmesi herkesi şaşırtmıştı. Hasan’ın tüm ilkokul hayatı boyunca öğretmeni Murat olmuştu ve onun sayesinde iletişim bariyerlerini tek tek kırmayı başarmıştı. Hatta onun teşvikiyle şiir yazmaya bile başlamıştı. Murat, Hasan’ın ilkokul eğitimi bitene kadar Müşküle köyünde kalmış, ardından Anadolu’nun başka köylerine gitmişti. Hasan’a anlattığı gibi bir yerde uzun bir süre kalmamıştı. Hasan ise hiçbir zaman Murat Öğretmeni unutmamıştı ve ilk çıkarttığı şiir kitabını ona ithaf etmişti. Kitabının adı ise “Kırmızı Kuyu” olmuştu. Yazdığı şiirlerden biri şu şekildeydi: “Sarı yuvarlağın ışığında bir bütün olduk hepimiz Hayatın kırmızılığında güneşin rengini getiren ol!”
GEZGİN KEDİ
// AYTAR DERGİ
KIRMIZI KUYU #hikaye I. BÖLÜM
Dağların arasında, gölün esintisine muhtaç, tepelerinde Türk bayrağının gururla dalgalandığı Müşküle köyü; surların ardında medeniyetin kurulduğu Osmanlı’nın ilk başkentlerinden İznik’e bağlıydı. Şairlerin kendine ilham kaynağı olarak gördüğü ufak bir köydü. Bu sene kar altında çok fazla kaldıkları söylenemezdi. Köy halkı bu durumdan şikayetçi değildi. Karın görünüşü pamuk tarlasını andırsa da kendilerini karlı günlerde o tarlanın içinde varlığını sürdürmek zorunda kalan bir gelincik gibi hissediyorlardı.
Bu köyde duvarları yıkık olması nedeniyle savunmasız gibi görünen bir eğitim kalesi vardı. En azından okulun genç müdürü burayı bir kale gibi tasvir etmekten hoşlanırdı. Görünüşe aldanmamak gerekirdi. Binanın içerisinde tüm haşmetiyle cahilliğin en büyük silahı eğitim bulunuyordu. Bu silahı sonsuz bir şevk ve büyük bir azimle kullanacak öğretmenler de kalede yerini almaya hazırdı. 1927 yılında, ilk Mecliste milletvekili olan Müşküleli Halil İbrahim Ağa´nın desteğiyle kurulan bu köy okulu, Cumhuriyet´in bölgemizde açtığı ilk okullardan biriydi. Okulun bahçesi daha da genişletilmiş böylelikle öğrencilerin koşup oynayabilecekleri daha büyük bir alanı olmuştu. Artık kullanılmayan eski bir kuyu da genişletilen alanın içerisinde kalmıştı. Belediye birkaç güne o kuyuyu tamamen kapatacaktı. Şimdilik öğrencilerin hiçbiri zarar görmesin diye üzerine geçici bir çözüm olarak tel bir örgüden yapılmış bir kapak konulmuştu. Okulun mevcudu 34 öğrenci ve 2 öğretmenden ibaretti. Müdür gerekli hatırlatmaları yapmıştı, kimsenin kuyu etrafında dolaşmasını istemiyordu. Ama bu talimatı dinlemeyi pek tercih etmeyen macera peşinde bir iki öğrenci illa çıkıyordu. Müdür, bir öğretmenin okula atamasının yapıldığı haberini yeni almıştı, ama onun sevincini o esnada maalesef arzu ettiği gibi yaşayamamıştı. Çünkü köyde başka bir haberin getirdiği acı hâlâ tazeydi. Annesinin ölüm haberi okula geldiğinde Hasan okulun bahçesindeydi. Müdür, Hasan’ı üzeri geçici olarak kapatılan kuyunun başında dikilmiş halde bulmuştu. Onu kuyunun başından almak pek kolay olmamıştı. Artık tüm gün boyunca Hasan, kuyunun başında bekliyor ve akşama kadar orada duruyordu. Bir tek teyzesi kalmıştı Hasan’ın. O daha üç aylık iken babasının şehit haberi gelmişti. Annesi eşini kaybettiğinde henüz on sekiz yaşındaydı. Kucağında Hasan ile hayatın zorluklarıyla mücadele etmek zorunda kalmıştı. Hayatta kalma çabasıyla köy ahalisinin de takdirini kazanan Hasan’ın annesine yine köylü gerekli desteği vermiş ve onu yalnız bırakmamıştı. Hasan idaresi zor bir çocuktu, bunun nedeni onun yaramazlığı değildi. Tam tersine sessiz ve sakindi. Bu içine kapanıklığı ve kimseyle iletişim kuramaması onu anlaşılması zor biri haline getiriyordu. Annesi o büyüdükçe onunla küçük oyunlar oynayarak onun zihnine girmeyi başarmıştı. İletişimi sadece annesiyle sınırlı olsa da en azından artık birkaç cümle kurabiliyordu. Murat Öğretmen, okulun genç müdürü karşısında saygıyla kendini tanıttı. İlk atamanın getirdiği heyecanla hemen görevine başlamak istiyordu. Öğrencileriyle tanışma ve eğitim camiasında ona verilen sorumlulukları yerine getirme arzusu içerisindeydi. Okulu bulması düşündüğünden biraz daha zahmetli olmuştu. Karlı yollarda ilerleyiş ona tatlı bir meydan okuma da getirmişti. Müdür, Hasan’ın durumu nedeniyle gelecek olan öğretmeni unutuvermişti. Murat’ın hevesli kişiliğinden memnun kalmıştı. Okulu ve bahçeyi gezdirirken yaşadıkları köy hakkında da bilgiler vermişti. Hasan hemen Murat’ın da ilgisini çekmişti. Birkaç gün geçmiş, Hasan hâlâ okula gelir gelmez kuyunun başında soluğu alıyordu. Orada ne yapmaya çalıştığına kimse anlam verememişti. Murat’ın Hasan’ı dikkatle gözlemlemeye başladığını gören Müdür, hemen onun sormasını beklemeden öğrencinin kim olduğunu söyledi. “O, Hasan’dır. Senin sınıfında. Birazdan teyzesi almaya gelir.” “Neden diğer öğrenciler ile okuldan ayrılmadı?” Köy okulu uzakta değildi. Öğrenciler tek başlarına ya da birlikte okula gelebiliyorlardı. Bu nedenle bir öğrencinin onu almaya gelecek olan velisini beklemesi Murat’ı şaşırtmıştı, bu durum iyice merakını celbetti. Yanıt olarak müdürün diyeceklerinin çocuğa olan ilgisini daha da artıracağına şüphesi yoktu. “Normalde kendi başına okula gidip gelebilen bir çocuktu. Yakın zamanda annesini kaybetti. O zamandan beri değişen davranışlarına biz de anlam veremedik.” “Peki, konuşmasında bir sıkıntı var mı?” “Maalesef Hasan pek konuşkan bir çocuk değil. Kimseyle iletişim kurmaz. Okulumuzun kaynaştırma öğrencisidir.” İyice merak etmeye başlayan Murat, Hasan’ın yanına doğru ilerledi. Sessizce kıpırdamadan duran Hasan’ın gözlerine bakmaya çalıştı. O gözlerde bir anlam arayışına girişti. Karşısında sanki bir ceviz ağacı vardı. Etrafında bir otun bile yetişmesine müsaade etmeyen bu ağaç gibi Hasan da bu dünyada kendi yalnız dünyasına çekilmeyi tercih ediyordu. “Huu, Hasan. Hincik geldim. Bakıyom da gene buralarda kalmışın. Ah, yavrum, samıt oluvedi de aklı gitti anasının peşinden.” Hasan’ın teyzesi, elinden geldiğince yeğeninin bakımını üstlenmişti. Zaten ondan başka da Hasan’ın bir akrabası yoktu. Neyse ki teyzesinin eşi, Hasan konusunda sıkıntı çıkartmamıştı ve ona evinin kapısını açmıştı. Murat, bir süre daha Hasan’ı izledi. Teyzesinin onu zorla götürme çabası insanın yüreğini sızlatıyordu. Sanki Hasan orada bedeninden bir parçasını bırakıyormuş gibi gitmemek için ciyak ciyak bağırıyordu. Müdür, arkalarından: “Birkaç güne düzelir diye umut ediyoruz ama bakalım zaman Hasan’a ilaç olabilecek mi?” diye konuştu. Murat da Hasan gibi sessizlik içerisinde kalmıştı, ne diyeceğini bilemeden müdürüne döndü. “Seni Muhtar’ın yanına götüreyim. Sana ev konusunda yardımcı olacaktır. Hatta boşta bir evi vardı diye hatırlıyorum.” dedi Müdür ve böylece okuldan hep beraber ayrıldılar. Muhtar, köy kahvesinde günlük gazetesini okurken bir yandan da sıcak çayını yudumluyordu. Murat Öğretmen’i samimi ve sevecen bir şekilde karşıladı. Müdür, Murat’ı muhtara teslim ettikten sonra yanlarından ayrıldı. Çay eşliğinde sohbet ederken Muhtar, köy hakkında Murat’a bilgiler verdi. “Anadolu’nun güzide bir köyüyüz. Köyde kabri de bulunan Müşkül isimli bir dede varmış, yaşlılar köy isminin kaynağının o zat olduğunu anlatır dururlar.” Onlar sohbet ederken birkaç köylü de Murat’a köyün meşhur üzümünden getirdiler. Kuru üzüm hâliyle bile üzüm şöhretinin hakkını veriyordu. Müşküle üzümü iri taneli ve bal aroması katılmış gibi çok tatlıydı. Muhtar, Murat’a kalacağı evi göstermişti. Ufak da olsa Murat’a yetecek bir daireydi. İyi yanı evin eşyalı da olmasıydı. “Ayın şavkı gece oldu mu, en iyi buradan izlenir, hocam. Memnun kaldıysan anahtarı vereyim hemen sana.” dedi muhtar. Akşam olmak üzereydi ve gerçekten de muhtarın dediği gibi açık gökyüzünde yıldızlar ve ay ışığı güzel bir manzara sunuyordu. Yeterince yorulmuştu ve başka bir ev daha gezecek mecali kalmamıştı. Anahtarı teslim aldı daha fazla düşünmeden. Her şey iyi gidiyordu ama Murat’ın aklı Hasan’da kalmıştı. Muhtara da o öğrenciyi sordu. “He ya, Hasan iyi çocuktur. Sessizdir. Dilim pek dönmez, doktor onun için bir şey deyivermişti. Savant diye aklımda kalmış. Ama köyde deli diyene bakma sen, senden benden zekidir de belli etmez. Kendi hayal dünyasında dolaşır dururmuş. Bir tek annesi onun dünyasına giriverirdi, o da genç yaşta kalpten ölüverdi zavallı.” Muhtarın sözleri üzerine Murat bütün gece telefonun çektiği kadarıyla internetten araştırma yapmıştı. Minicik ekranda gözleri yorulana kadar okuduklarını yanında getirdiği tek defterine not almıştı. Ertesi günü okula gittiğinde Hasan’ın çoktan bahçede kuyunun başında yerini aldığını gördü. Önce Müdür’ün odasına girdi. Odada masanın üzerinde birkaç evrak duruyordu. Evraklardan bazıları Hasan ile ilgiliydi. Hasan’ın annesiyle çekilmiş bir fotoğrafı da vardı. Evde halının üzerinde renkli bilyeler ile annesi onunla oyunlar oynamaya çalışıyordu ama Hasan pek bilyeler ile ilgilenmiyordu. Fotoğrafta bile Hasan’ın sıradan bir zihne sahip bir çocuk olmadığı fark edilebiliyordu. Kaynaştırma dosyasında Hasan’ın durumuyla ilgili yazılanı görmesi Murat’a yaptığı araştırmaların doğru olduğunu göstermişti. Müdür, Murat’ı fark ettiğinde: “Otizmli bir öğrenciye eğitimi için elimizden geleni yapıyoruz, ama özel eğitim biliyorsunuz, çok kolay değildir.” diye anlattı. “Onun zihnine girecek kapıyı açacak bir anahtar lazım, zihnine bir kişi girebildi. Biz de bunu yapabiliriz,” dedi Murat. Vazgeçmeyecekti, belki yeterince deneyimi yoktu ama Hasan’ı yalnız bırakmayacaktı ve ona yardım etmenin bir yolunu bulacaktı. “Ne yapacaksak çabuk olsak iyi olacak, Murat hocam. Yarın Belediye kuyunun üzerini tamamen kapatacak, o vakit Hasan’ı tutmak daha zor olacaktır.” Okuldaki ilk gününü bütün gün aklı Hasan’da olarak geçirdi. Yeni dönem başı olduğu için öğrenciler daha bir heveslilerdi. Bir de yeni bir öğretmen merak kaynağı olmuştu. Derslerine bir önceki dönem giren öğretmen başarılı bir şekilde sınıf ile ilgilenmişti. O nedenle Murat, çok zorlanmayacağını düşünüyordu. Arada Müdür ve diğer öğretmenlerin çabasıyla Hasan’ı da derse sokmayı başarmıştı ama Hasan dersin ortasında sınıftan çıkıp yine kuyunun başına gidiyordu. Ders bitiminde bahçede Hasan’ın teyzesinin gelmesini bekledi. O da kabul ederse etrafta başka öğrenciler yokken bir süre Hasan ile iletişim kurmayı denemek istiyordu. Neyse ki kadın bu konuda ona destekçi olmuştu. Tek sıkıntısı akşam yemeğiydi, akşamı çok geçirmeden eve dönmesi ve yemeği yetiştirmesi gerekiyordu. “Merak etme, sizinkileri aç bırakmayız.” dedi Murat ve Hasan’ın teyzesine teşekkür etti. Bir müddet Hasan’ı takip etti ve kuyu ile olan bağına anlam vermeye çalıştı. İsmine tepki verdiği söylenmişti, o da arada bir ona “Hasan” diye seslendi ama Hasan’ın bir tepki verdiği yoktu.
GEZGİN KEDİ
// AYTAR DERGİ
ZİYARET #hikaye
“Kaloriferlerin henüz açılmadığı ama üşümemek için biraz kalın giyilen kasvetli bir gecede; cebinde bir sigara paketi ve çakmak, elinde küllükle damlalığa gidip pencereyi açtığın gibi yaktığın sigaranın dumanları değil de sanki seni boğan, çoğunlukla keşkelerin nüfuz ettiği düşünceleri gökyüzüne karıştırıyormuş gibi üflersin ya, öyle bir gündü.
Böylece bütün günümü her şeyin yolunda olduğu imajını sergileyerek geçiriyorum fakat gece yatağıma uzanıp yanı başımda bulunan pencereden gökyüzünü izlemek istediğimde betonların yıldızları kapattığını görünce bu imajın tamamen kandırmadan ibaret olduğu gerçeği suratıma tokat gibi çarpıyor ve kalabalığın içinde özünü kimseye gösteremeyişimin yalnızlığı kendini daha çok hissettirmeye başlıyor. Ben de ne zaman bu tarumar olmuş hissiyatlara bürünsem soluğumu senin yanında alıyorum, sanki bir şeyi değiştirecek veya geçiştirecek bir keramet yaşanacağı inanırcasına. Bir yandan da 57’nde gittiğinden yanımızda daha fazla durman gerektiğini düşündüğüm vakitleri kullanıyorum kendimce ve bu tek taraflı yaratılan hüsranları paylaşma durumunun daha fazla gideceğini tahmin ediyorum. Anlatıyorum, çünkü yanında bunları anlatamadığım günlerde kafamdaki sesler bir türlü susmuyor, bana sorular soruyor, bazen soruları kendisi cevaplıyor. Bu cevapların hepsi dört yanı çıkmaza düşüyor.
Zamansız vedan zihnimin avuçlarına zehirli bir yabani kasımpatı bırakmış, etrafı aydınlatan, kışın karını eriten güneş doğduğunda ona doğru tutulduğu gibi içimde gündoğusu eserek geceyi açıyor çevreye. Zihnime her gün uyandığım gibi çöken şu karanlık hisleri aydınlatan güneş, doğduğumdan beridir yanımda olarak hayat arkadaşım haline gelmişti. Bu arkadaşlık ihanetin olmadığı dostluğa her güne birer çentik atarak istemsizce dönüştü. Ruhumdaki ayrılmaz parçalarda senden geriye kalanların hepsini mütemadiyen doldurmakta ve nihayetinde kendimi de ele geçirerek yek vücut haline dönerek ölü bir ruhun bedenine sahip nasıl olunursa öyle olacak. Hal ve hareketlerimin manasını karanlık duvarların içine hapsederek o hissiyatların esiri haline geleceğim. Sonucunda asla geri gelmeyeceğini bilmenin verdiği kabulleniş ve bunun temelinde bıraktığı hüznün üstüne yapılmış çarpık binalar bulunacak.”
Gözlerinden düşmek için birbiriyle didişen damlalarına hakim olabilmek adına yüzünü yukarıya kaldırmıştı fakat göz kapaklarının damlaları kovarcasına vakitsiz kapanışı yanaklarından dama zeminli mermere düşerek sessizliği bir tutam bozmuştu. Yanağında kalmakta ısrarcı olanları elleriyle kovuşturarak konuşmaya devam etti.
-Yaşadığın o kısacık ömründe sığdırdıklarının nankörü gibi gözükmek istemememle birlikte tesirinden dolayı yerini dolduramayışımın esiri oldum. Bundandır söylemlerimin nedeni ve sebebi ziyaretim.
Bir an sırtını dönerek gökyüzünün gözüktüğü iki gri kolonun arasında kalan o bölgeye doğru gözlerini çevirdiğinde geldiğinden bu yana geçen vakti anca anlayabilmişti. Güneş; ışığını dolaylı olarak vermeden önce son kez güzelliğini yaparak bulutlara pembelikler vermiş, hüznün biraz da dağılması için elinden gelen son kozunu da oynamış gibiydi. Ancak bu hüznün gitmesine yaramadığı gibi hüzne bir romantizm de katarak kronik bir vaziyet halini almasına istemeden yardımcı oluyordu. “Allah’a ısmarladık.” dedikten sonra bir adet kasımpatıyı yanına bırakmıştı. Geldiğindekinden farksız, eskilerin birkaç hatıra kaydetmesini fırsat bilerek onları zihninde teker teker izleyerek uzun ve geniş mermerden merdivenleri inmişti. Kameralara odaklanmış güvenliğin ve birkaç aralarında havadan sudan sohbetler döndüren iki görevlinin arasından sıyrılarak iki kişinin anca geçebileceği kapısından çıkıp arabasıyla eve giderken yolda ışıklarda durup sarı yandığı gibi kornasına sarılan araçları, kavşaktan ilerlemesini gerektiğini son anda fark ettiğinden araya kaynak yapan sürücüleri, evin önüne geldiğinde park edeceği yerde top oynayan çocukların aracın geldiğini gördüklerindeki hüznü hatırlamıyordu. Ruhuyla birlikte gittiği yerden ruh gibi dönmüş, yanı başında bulunan pencereden gökyüzünü izlemek için yatağına uzanmıştı.
ÜLGEN
// AYTAR DERGİ
EV ÖDEVİ #hikaye
I. BÖLÜM
Haftanın yedinci gününe gece boyu süren gezintilerinden dolayı öğlen vakitlerinde uyanabilmişti. Yataktan kalkıp kendisine kahve yaptıktan sonra arkadaşlarıyla çevrimiçi bilgisayar oyununa girerek akşamı etmişti.
Yarın gireceği derslerin malzemelerini koyarken defterin arasından yere bir not düştü. Notta “Edeb. ödevi, onüç Aralık” yazıyordu. Şans eseri önüne düşen nottan verilen ödevin vaktinin yarın dolduğunu fark etmişti. Konunun ne olduğunu gece yarısına çeyrek saat kala hatırlayabilmişti. Edebiyat öğretmenleri, yabancı ulusa ait bir atasözünün hikayesini sınıfta anlatmalarını istemişti.
Bugün saatlerdir oturduğu bilgisayar masasına tekrar geçerek atasözleri aramaya başladı. Babasının çocukluğunda öğrettiği yabancı dilden faydalanarak farklı lisanda yazılmış metinlere de göz atıyordu. Karşılaştıkları ya kendi ulusuna aitti ya da anonim olarak günlerine kadar yaşamlarını sürdürmüşlerdi.
Yitirdiği umutlarla tek tek sitelere göz atarken nihayet ödevdeki şartlara uyan onlarca atasözünü arşivlemiş bir yere denk gelmişti. Bu sefer de kararsızlığı sebebiyle okudukları hoşuna gitmiyordu. Hoşuna gidenler de öğretmeninin beğeneceği türde olmadığını düşünüyordu. Geçen yarım saatten sonra adı dikkatini çeken bir atasözünün hikayesini okumaya başlamıştı: Vakti farklı, yazgısı farklı.
II. BÖLÜM
Karşılarına gelen ruhlardan birinin notunu okuduklarında, evrende görüp görebilecekleri en zeki varlığın dünyaya salınma süresinin belirlenmesi görevinin gelmiş olduğunu fark ettiler. Vakit ve Yazgı, yasak olmasına rağmen o insanla alakalı farklı bilgileri de okumaya karar vermiş ve dünyadaki kötü düzeni değiştirebileceğini düşünerek kabiliyetlerine de göz atmışlardı. Onlarca sayfa yazılmış hünerlerini okudukça hangi vakte gönderilmesi gerektiği düşüncesi de aralarında gittikçe karmaşıklaşıyordu. Teslim etme süresinin daraldığını fark ettiklerinde ikisinin karar verdiği tarihlerin tam ortasına göndermede anlaşmışlardı. Var oldukları zamandan beri ilk defa ihtilafa düştüklerinden yaşanacakların ne olduğu konusunda merak içinde kalmışlardı.
Orta halli kent soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve ona Ögeday adını vermişlerdi. Büyük zorluklarla doğduğundan onun çok fazla yaşamayacağı düşünülmüştü. Çocukluğu, on yıllar öncesi istilaya uğramış bir kentin harabe yıkıntıları arasındaki serserilerden kaçınırken arada oyun oynamaya fırsat bulmakla geçmişti. Kimiyle arkadaşlık kurmaya çalışsa fikirleri uyuşmuyor ve asla kendisi gibi olmadıklarını hissediyordu.
Yetişkinliğine kadar yalnız başına sınıflarda dirsek çürütmüştü. Öğretmenleri onu her zaman yaramazlık yaparken yakalıyor, yapılan sınavlarda daima aklına bir türlü gelmeyen yanıtlar cevap oluyordu. Mezun olunca mesleğini icra edecek açık kapı bulamadığından ticaretle geçimini kurmayı tasarlamıştı. Bu sırada kent sahibine gelen elçilik heyetinde bulunan kadına tutulmuş ve onunla bir aile kurabilmek için de bir an önce bu işlere atılmaya koyulmuştu.
İlk önce sermaye edinebilmek için eziyetli işlere bile göğüs germeye çalıştı. Her ne zaman bir yerde işe başlasa en adaletsiz görevler ona veriliyordu. Sabredip belli bir süre para biriktirdiğinde onunla birlikte yaptığı yatırımlar da tek tek eriyordu. Ardından tekrar para biriktiriyor ve tekrar deniyordu. Yıllar geçmiş, sevdiği kadın çoktan gitmiş ve muntazam planladığı bütün işler anlamadığı şekilde sürekli bozulmuştu.
Orta yaşlarına geldiğinde kimseyle iletişim halinde olmadığı, kenara birazcık para atabileceği ücreti veren bir imalathanede iş bulmuştu. Şimdiye kadar konuştuğu herkesin iletişimleri, yaşantıları ve hatta direkt kendi yaşadığı dönem ona farklı geldiğinden yapabileceği en uygun işin bu olduğunu anlamıştı. Ömrünün sonuna kadar da bu çağın insanı olmadığını düşünerek geçirdi.
Yaşamını anbean izleyen Vakit ve Yazgı, Ögeday’ı çok hatalı bir ana yönlendirdiklerini üzülerek fark etmişlerdi. İşin daha kötüsü, yanlış yönlendirilmiş bu en zeki varlığın yaptığı her hareket doğru yönlendirilenleri de etkilediğinden artık evrenin sonuna kadar herkesin yaşamı bir bir kaymış bulunuyordu. Bu sebeple bütün varlıklar bundan sonra yanlış vakitte dünyaya gelecek ve yazgıları asla olması gereken şekilde ilerlemeyecekti.”
Hikayeyi defalarca okudu. Uyanması gereken vakte birkaç saat kaldığını fark edince hemen yatağa geçerek uykuya daldı ve diğer gün Vakti farklı, Yazgısı farklı atasözünün hikayesini anlattı.
ÜLGEN
// AYTAR DERGİ
ZİHNİMDEKİ KAYIP ANAHTAR #hikaye
Sağ eli titremeye başlayana kadar yazmayı sürdürdü, en son saymayı bırakmıştı ama defterin yirmi altıncı sayfasında olmalıydı. Sürekli alt alta aynı cümleleri yazıyordu, artık ne için yazdığını bile hatırlamıyordu. Sanırım bir deney olarak başlamıştı her şey, bulanık düşünceler arasında yaptığı şeyi anlamlandırmaya çalışıyordu boş yere belki de. Artık durması gerektiğini kendisine hatırlatırken bir delinin günlüğü olabilecek edebi eserine bir yandan da göz atmayı ihmal etmedi. Son bir kez baktı ve defalarca yazdığı o cümleyi içinden okudu:
“BU SEFER KİMLİĞİMİ BULDUM…”
İçinden gülümsedi ve huzur içinde defterini kapatıverdi. Çekmecesine defteri kaldırmasıyla ofisine birisinin girmesi bir oldu. Takvimini bugün kontrol edememişti, ondan gelen kişi hakkında bir bilgisi yoktu.
Levent, ilk kez buraya geliyordu. O kadar inat etmiş olmasına rağmen bu desteğe ihtiyacı olduğunun farkındaydı artık. Sonuçta bu onu deli kalıbı içerisine sokmazdı ki, gittiği bir hastane değildi ve kendisi bir hasta olmayacaktı. Karşısındaki kişi bir psikologdu ve derdini paylaşıp kafasında çözemediği şeyler hakkında tavsiye alacaktı sadece. Kendisine bunun yanlış bir durum olmadığına inandırmaya çalışıyordu, yine de bir yanı bu kapıdan içeri adımı attığı anda ona kızıp duruyordu nedense.
Bir süre garip bir sessizlik yaşanmıştı. Levent, psikoloğun suratına bir süre bakamadı ve onun yerine masanın üstüne odaklanmıştı. Masa gayet derli toplu görünüyordu. Telefonu sağ köşede duruyordu ve yanında yapışık ikiz gibi duran bir mendil kutusu konmuştu. Telefonun parlak olmasından zaten o mendil kutusundan sürekli ıslak mendillerin eksildiği anlaşılıyordu. Anlaşılan psikolog biraz fazla titizdi. Ardından psikoloğun isminin yazılı olduğu levhaya gözleri takıldı. O da gülünç derecede parlaktı, adam her sabah onu da parlatıyor olmalıydı. Her harf özenle silinmiş gibiydi ve Levent levhanın üstündeki adı içinden birkaç defa söylerken buldu kendini: Psikolog Oktay Ateş.
“Hoş geldiniz” diye karşıladı psikolog gelen kişiyi ve masasının önüne özenle konmuş olan deri koltuğa buyur etti. Pencere kenarında duran psikologların simgesi sayılan yatmalı kanepeye daha geçmeyeceklerdi belli ki.
“Merhaba… İki gün önce telefonda konuşmuştuk… Ben şey… Bugün için…”
Sinir olmuştu kendisine, çünkü iki seneye yakın kekelemiyordu. Bunu atlattığını düşünüyordu, ama anlaşılan kekelememesinin tek nedeni heyecanlanabileceği bir ortama kendisini sokmayacak kadar çekingen bir hayat yaşaması olduğunu fark ediyordu o anda.
Psikolog her zaman ciddi davranırdı, gülümsemeyi ihmal etmezdi ama karşısındakinin kusurları karşısında tepki göstermezdi karşı taraf utanmasın diye. O yüzden gelen kişinin sözlerinde kekeme kısımları duymamış gibi davranarak konuştu o da.
“Takvimim bugünlerde çok dolu diye biliyorum. Ondan unutmuşum. Lütfen oturun öncelikle, bugün zaten biraz tanışma şeklinde geçecektir.”
Levent başka bir şey demeden, diyemeden daha doğrusu, gösterilen deri koltuğa oturuverdi. Kekemelik yapacağından korkuyordu ve dudakları kilit olmuş vaziyetteydi.
“Lütfen rahat olun, endişelenmeden konuşabilirsiniz” diye rahatlatmaya çalıştı psikolog hemen. Ama pek işe yaramıyor gibiydi sözleri. Karşı taraf korktuğu şeyin başına gelmesinden dolayı hem utanıyor hem de kendine kızıyor olmalıydı. O da başka bir yol denemeye karar verdi.
“İsterseniz önce ben konuşayım, eğer konuşmak isterseniz hiç çekinmeden beni durdurabilirsiniz.”
Karşı taraf başını salladı sadece, öneriyi kabul etmişti.
“Benliğimizde bazen oturmuş gibi duran karakter özelliklerimiz vardır, bunlar sürekli bizimle beraber anılarımıza yerleşirler, her anımızda bizimle olurlar. Mesela kıskançlığı üzerine yapışmış bir insan, bu karakter özelliğini her anında sergileyecektir. Bu basit bir örnek oldu farkındayım, ama ne demek istediğimi anlatıyor en azından.”
Psikolog karşı tarafın onu dikkatlice dinlediğinin farkındaydı, bu iyi bir gelişmeydi. Gelen kişilerin çoğunun dinleme problemi oluyordu. En azından huysuz biriyle karşı karşıya değildi. Sözlerine devam ederken çekmecesini açtı bir yandan da. En son koyduğu defterini görünce içi ürperdi. Onu görmemiş gibi davranarak çekmecede duran dosyalardan birini çıkarttı.
“Zihnimizde karanlık bir oda vardır. Anahtarı zihnimizin derinliklerinde kaybolmuştur. Hepimiz farkında olmadan ona ulaşmak isteriz. Orada yüzleşmek istemediğimiz şeyler vardır. Tüm benliğimizin karanlık taraflarını o odaya kapatırız. Ama insanoğlu meraklıdır, bir şekilde kendisine itiraf edemese de o anahtarı arar durur ömrü yettiğince.”
Konuşurken bir yandan da çıkarttığı dosyayı açmıştı ve anlattığı şeye örnek olabilecek bir vaka aramaktaydı.
“İşte bahsetmeye değer ilginç bir vaka! Size herkese göre normal sayılabilecek bir adamı göstermek istiyorum. Adı mühim değil. O da sıradan sorunlarını konuşmak için buraya gelmişti. Ama seanslarım esnasında zihninin en karanlık kısımlarına yolculuğa çıkmaya başlamıştık ve sonunda farkında olmadan kayıp anahtarı buluvermişti. O odayı açtığı anda artık iş benden çıkmıştı. Birilerine haber vermek zorunda kalmıştım.”
“Peki… adama ne oldu?”
Levent anlatılan şeylerin kendisiyle ilgisini çözememişti, ama karşı tarafı dinlemek hoşuna gitmişti. Hatta anlatacağı şeyin devamını merak ederken bulmuştu kendini.
“Şizofren teşhisi ile akıl hastanesine kaldırıldı. Demem o ki hepimiz aslında karanlık sırlar barındıran birer günahkarız. Sadece zihnimizde kayıp olan bir anahtarın karşımıza çıkıp çıkmamasına bağlı olarak karanlık benliğimiz ortaya çıkabiliyor.”
“Ne… ne demeye çalışıyorsunuz? Benim de anahtarı bulmama az mı kaldı?”
“Hayır, ben sadece ilgini çekmeye çalışıyordum. Bak, seni konuşturdum bile ve gayet akıcı konuşuyorsun. Kendinden sakın utanma.”
Levent gülümsemeyi beklemiyordu konuşmanın devamında. Yani psikoloğun anlattığı şey o kadar önemli değildi, o sadece sohbete katılması için ortaya bir konu atıyordu. Onu konuşturacak ya da merakta bırakıp soru sormasına neden olacak ilginç bir konudan bahsediyordu.
“Heyecanlandıkça olan bir durumsa eğer bu, sana önerim sen de konuşmalara dahil ol ve devamında göreceksin konuşmayı başlatan ve insanların dinlediği kişi sen olacaksın.”
Levent alt dudağını ısırıyordu, ama psikolog bunu iyi bir işaret olarak görüyordu. Yüreğinde bir şeyler çözülüyor gibiydi. Bu zamana kadar hep endişelenmiş ve korkuyla yaşamıştı. Bu da onda kekemelik olarak ortaya çıkıyordu. Herkeste bir başka şekilde ortaya çıkardı bu durum, kimisinin dudakları kendiliğinden atar, kimisini ateş basar, kimisinin bedeninin bir tarafı uyuşur ya da yüzünde bir yerlerde sinir bozucu sivilceler ortaya çıkar. Heyecanlanmak doğaldır, ama hayatımızda sırf bunu endişelendiğimiz şeylerle karşılaşmamak için bir bahane olarak kullanmak hatalıdır.
Levent’in gözleri pencerenin yanındaki yatmalı koltuğa kaymıştı, anlaşılan oraya hiç geçmeyeceklerdi. Psikolog da Levent’in nereye baktığını fark etmişti.
“O psikanaliz çalışmalar için kullanılır, senin durumunda sen yatmadan da konuşabiliriz.”
Levent bunun üzerine gülmeden duramadı ve bir bilgiyi daha öğrendikten sonra artık kalkma zamanının geldiğini düşünmüştü. Teşekkür etmek için elini uzattığında: “Buraya gelmeden önce gerçekten de endişeliydim. Sitenizdeki resminizi değiştirmenizi öneririm. Hem orada yaşlı duruyorsunuz hem de benim gibileri korkutuyorsunuz” diye takıldı.
“Sanırım haklısın. Ah, tabi daha adınızı bile hiç öğrenemedim. Takvime de bakmadığımdan hatırlayamadım da.”
“Levent Laleli.”
“Tanıştığımıza memnun oldum, Levent Bey. Sanırım bir başka daha seans istemeyeceğinizi tahmin ediyorum, ama ne sıkıntınız olursa olsun çekinmeden arayabilirsiniz.”
“Çok teşekkür ederim, Oktay Bey. Çok ilginç bir deneyim oldu benim için, bu şekilde aydınlanacağımı hiç beklemezdim. O karanlık odaya hiç adım atmam umarım.”
Levent mutlu bir şekilde ayrılıyordu oradan. Bu yüzden de ayakkabısına sonradan damladığını fark ettiği kana hiç dikkat etmedi ya da umursamadı bile. Bir daha buraya uğramayacaktı ne de olsa ve geride bıraktığı tatlı bir anı olarak hatırlayacaktı. Psikoloğun anlattığı kayıp anahtar zırvalarını pek anımsamayacaktı, ama hayatının geri kalanında bulunduğu ortamlarda ilgisini çeken bir konu olduğu zaman hiç çekinmeden muhabbete katılabilecekti. Psikolog bu endişelerinin yersiz olduğunu ona göstermişti ve bundan sonraki hayatında bir kere bile kekeleme sorunuyla karşılaşmamıştı. Psikoloğu da araması gerekmemişti.
Oktay Ateşli’ye ise gelecek olursak o Levent Bey ile telefonda konuşmuş ama hiçbir şekilde yüz yüze gelememişti. Masasının altında ölü bedeni Levent’in psikolog sandığı kişi ile olan seansı boyunca fark edilmeden durmuştu. Kendisini psikolog sanan ve bu kimliğe girmekte pek sıkıntı yaşamayan katili ise ofisinden ayrılmadan önce aynada kendisine bakıyordu.
Karanlık odasının kapısını açmış bu kişi, o odanın anahtarını bulmasına vesile olan kişiye akıl hastanesinden çıktığının ertesi günü bir ziyarette bulunmuştu. Her şeyin başında sıradan bir sohbet için gelmişti oysaki ama onunla olan konuşmaları yüzünden benliğindeki karanlık yönlerini keşfetmişti ve en sonunda bunu fark eden psikolog onu akıl hastanesine kapattırmıştı. Hastaneden çıktığı gibi de soluğu burada almıştı. Kimlik bunalımını ise bu şekilde çözeceğini hiç tahmin etmemişti ve anlaşılan iyi bir psikolog da olmayı başarmıştı. Artık bu sefer kimliğini bulmuştu…
GEZGİN KEDİ
// AYTAR DERGİ
YAĞMURLU SONBAHAR GÜNÜ
Sabahın ilk ışıklarının süzüldüğü loş bir odada, Elif uyanmıştı. Pencereden içeri sızan soğuk hava ve uzaklardan gelen yağmur sesi, sonbaharın geldiğini fısıldıyordu. Yorganının altına daha da sokuldu ve derin bir nefes aldı. Bu yağmurlu günler, Elif’i her zaman hüzünlü bir havaya büründürürdü. Dışarıda her şey ıslak ve griyken, o da iç dünyasında bir melankoliye kapılırdı.
Yataktan kalkıp pencereye yaklaştı. Gökyüzü kül rengi bulutlarla kaplıydı ve yağmur damlaları damlalar halinde yere çarpıyordu. Islak toprak kokusu ve ıslak yaprakların hışırtısı odada hakimdi. Elif, pencerenin önündeki eski koltuğa oturdu ve bir süre yağmuru izledi. Damlaların camda oluşturduğu desenler, sanki ona bir hikaye anlatıyordu.
Birden aklına çocukken annesiyle yağmurlu günlerde yaptığı şeyler geldi. Birlikte ıslak çimlerde koşmak, yağmur damlalarını avuçlarında toplamak ve gökyüzüne fırlatmak… O anlar Elif’in yüzünde bir tebessüm oluşturdu. Annesini özlemişti.
Elif, kalkıp mutfağa gitti ve kendine sıcak bir çay hazırladı. Sıcak çayın kokusu ve buharı onu biraz olsun rahatlatmıştı. Kendine bir kitap aldı ve koltuğa geri döndü. Kitabın sayfalarını çevirirken, yağmurun sesi onu adeta bir rüyaya sürükledi. Dışarıdaki dünya kaybolmuş gibiydi, sadece Elif ve kitap vardı.
Saatler sonra, yağmur hafiflemeye başladı. Güneş bulutların arasından utangaçça yüzünü gösterdi. Elif pencereye tekrar yaklaştı. Islak yapraklar güneş ışığında parlıyordu. Her şey çok daha güzel görünüyordu. Yağmur, toprağı beslemiş ve doğaya yeni bir hayat vermişti.
Elif, derin bir nefes aldı ve içini bir huzur kapladı. Belki de yağmurlu günler o kadar da hüzünlü olmayacaktı. Her yağmur damlası, beraberinde yeni bir başlangıç getiriyordu. Belki de tıpkı bu sonbahar günü gibi…
https://www.youtube.com/watch?v=zBDJH37hLy4
Cama Vuran Şiddetli Yağmur Sesi, Youtube aracılığıyla.
BAYBARS
// AYTAR DERGİ
KAÇIŞ #hikaye
KAÇIŞ
1 Bölüm
Alarm bütün hiddetiyle uyandırmak için çabalıyordu. İçindeki umutlarının yanında usanmışlık hissiyatıyla yataktan kalkıp onu susturdu. Dikilip hareket etmeye mecal bulamamıştı. Birkaç dakika koltuğunda uyumuş olsa da rahat edemedi ve güneşin doğmasına daha iki saat varken perdeleri açtı. Cezveye su, kaba kedisi için mama koydu. Kahvesini alıp çalışma odasına geçerek arkasından kedisi Mönge’nin kolunu çevirip içeriye girmemesi için kapıyı kilitledi.
Hesaplamalarına göre bugün bütün işlemleri bitiyordu. Yıllardır zihninde, aylardır odasında olan bu fikir sonunda bugün gerçekleşecek gibiydi. Yaşadığı çağın insanı olmadığını düşünüyordu. Şu an bulunduğu zamanın berbat, kokuşmuş insanlığının ve bu insanlığın kendine benzettiği doğanın çok daha güzel olduğu zamanlara gitmek istiyordu. Eziyet verici kalabalıktan, bu içi boş kalabalığın gerekli meziyetlerinin yoksunluğundan ve lüzumsuz gürültülerinden böylece arınabileceğini düşünüyordu. Belki de bu sefer ait olduğu yerde hisseder, güzel bir hayata başlangıç yapar, çağının sürükleyerek ulaştırdığı yalnızlık ve kaybolmuşluk duygularından kurtulurdu. Bunun için tasarladığı ve yıllardır üzerine yoğunlaştığı, Kaçış adını verdiği makinenin son işlemlerini yapıyordu.
Yaklaşık dört saat daha çalıştıktan sonra bir kahve molası daha vererek Zühre’yle ilgilendi. Elinden gelse onu da götürecekti götürmesine ama geçmişe gidişin hayvanların zihninde büyük bir yara açtığını ve bunun da bilinç farklılığından dolayı gerçekleştiğini düşündüğünden onu götürme cesaretinde bulunamıyordu. Kendisine bir şey olduğunda çok üzülmeyeceğini düşünüyordu. Ancak kedisine kendisi yüzünden zarar gelse dünyası yıkılırdı. Bu yüzden onu emanet edebileceğine güvenebildiği hayvansever birini bulmuştu. Ona her gün mesaj atıyor, eğer atmadığı gün olursa kedisini evden almasını ve ona bakmasını tembihliyordu.
Güneş batmak üzereydi. Yorgunluk, sırt ağrılarıyla kendini belli etmeye başlamıştı. İçinden, çalışma masasındaki “Kurtuluş, onun için verilen çabaların sarfınazar edilmemesiyle başlar” yazılı notunu okuyup çalışmalarına devam edecek gücü kazanmaya çalıştı.
Bütün coğrafyasını ezberlediği, konuştukları dili öğrendiği, nasıl hayatta kalabileceğini her gün tekrar ettiği gideceği vaktin ve yerin koordinatlarını girmiş, elindeki son deney faresini de kabine sokmuştu. Eğer işlem gerçekleşir ise makine, farenin kayboluşundan tam çeyrek saat sonra yeşil ışık yakacak ve sülalesinden miras kalan çalar saatin zili iki saniye ötecekti.
Bütün yazılımlarını eksiksiz hallettiğini düşündüğünden yanında götüreceği malzemeleri çoktan bugüne göre ayarlamıştı. Kronometresinden soluksuz takip ettiği dakikaların son on saniyesinde yeşil ışığın yanacağı kısma gözlerini dikti. On, dokuz, sekiz, yedi…
Yeşil ışık yanmış, aynı anda çalar saat de iki saniye ötmüştü. Bütün heyecan ve başarma duygusunun verdiği hissiyat ile dairesinin içinde volta atıyordu. Kedisini kucağına alıp başından öpmeyi de esirgememişti.
Voltasının sonuna doğru çalışma odasındaki camdan dışarıdaki çürümüş ağaçlara, birbiri üstüne binmiş binalara ve haftalardır havadan eksilmeyen, teşhis edilememiş karartıya doğru gülüş atmıştı.
– Sizden kurtuluyorum!
2. Bölüm
Heyecanı diriyken bir an önce malzemeleri koyduğu çantayı kabine koymuş ve makineye tekrar koordinatları girmişti. Hata yapmamak için girdileri tekrar tekrar kontrol ederek düğmeye bastığını tahmin ederek Kabinin içine kendini kilitledi. İşlem sırasında asla hareket etmemesi gerektiğinden nefes kontrollerini ayarlama etütleri bile yapmıştı. İhtiyatlı olmanın pek faydalı olduğu kanatindeydi. Her şey muntazam ilerliyorken odanın kapısını açık bıraktığını fark etti.
Kedisi içeriye girmişti. Aylardır girmediği odanın nasıl bir hale bürünmüş olduğuna göz gezdiriyordu. Mönge, ona içinden gelmemesi için yalvarıyordu. Meraklı kedisi, Mönge’ye sürtünebilmek için kabinin yanına doğru koştu. Bulunduğu zamanda gördüğü en son şey, kedisinin koordinatların ve zamanın yazıldığı klavyenin üstünde oluşuydu.
Yokluk içindeydi. Sanki uykudaki rüya görmediği kısımlarda gibiydi. Belki de ölmüştü ve bunu deneyimliyordu. Mönge’nin patisi “Kaçış”ın doğru şekilde çalışmasına mani olmuş olabilirdi. Ya da gitmek istediği yere varmış ama gözleriyle kulakları geçiş sırasında zarar görmüştü. Koku alamadığı için burnu da zarar görmüş olabilirdi.
Ne olursa olsun içinden çeyrek saatin dolacağı süreye kadar saymaya başladı. Dolduğunda bir anda hafifçe vuran bir ışığın varlığını gördü. Elini ışığın geldiği yerden muhafaza ederek gözlerini yavaş yavaş açtı. Yaşıyordu. Güneş, tıpkı dünyasında olduğu gibi batmaktaydı büyükçe bir farkla. Bu sefer gökyüzü tertemizdi. Etrafına göz atmaya başladı. Tanımadığı sunturlu yeşillikler, devasa uzunlukta ağaçlar vardı.
Uzaktan sesler işitti. Sesin geldiği yere doğru kendini koruyabilecek çimenlerin arasından sürünerek çantasıyla birlikte ilerledi. Karşısında gördüğü manzara, gitmek istediği yıllarla asla alakası olmayan türden insanları barındırıyordu.
Ellerinde irili ufaklı kılıçlar, yaylar ve içi kürar dolu olması muhtemel boru tüfekleriyle laklak eden onlarca insan vardı. Malzeme çantasındaki göz yakınlaştırıcısını taktığında yüzlerinde çeşitli hastalıkların barındırdığını belli edecek türden yaraları gördü. Bakınca bile tiksindiren bu irili ufaklı, kimisi zift renginde çukur oluşturmuş yaralar birçoğunun kollarında ve ayaklarında da bulunuyordu. Kiminin uzuvları bu yaralardan dolayı şekil bile değiştirmişti.
Karşısındaki kalabalık hastalık ordusu gibiydi. Karşılaştığı şeylere rağmen yaşamı boyunca deveran etme ihtimali yüksek bu acımasız yazgının değişmiş olabileceği umudunu hala yitirmemişti. Yavaş yavaş geri dönüp onlardan uzaklaşmak istese de yapabildiği tek şey gözlerini kapamadan önce gittikçe yaklaşan ıslığa benzer bir sesin kendinde son bulmasını dinlemekti.
Güçlü bir dalganın kendisini ıslatmasıyla uyanabilmişti. Yüzünden tuzlu suyu arındırıp çevresini incelediğinde, uzaktan izlediği kişilerin yerde kanlar içinde yattıklarını fark etti. Yara dolu uzuvlarının bir kısmı kendilerinden birkaç metre uzakta olmasına rağmen canlı kalmayı başarmış birkaçı acıyla bağırarak yardım istiyordu. Ayağa kalkıp yanlarına gitmeyi kararlaştırdı. Fakat hastalıklarının bulaşma ihtimali aklına gelince vazgeçti.
Birkaç ispalyanın üstüne serilmiş kumaşın altında yayılı halde malzemelerini gördü. Onları çantasının içine yerleştirdi. Gölge amaçlı serilmiş kumaşı da alıp yerde yatanlardan birinin kılıcıyla beline bağladı. Çevresinde karşı koyabilecek dirilikte olan birinin olup olmadığını kontrol ede ede oradan uzaklaştı.
Nereye gittiğini yahut gitmesi gerektiğini bilmiyordu. Önceki dünyasındaki ruhsal yalnızlığı, aidiyetsizlik ve her yerin yabancı gelme duyguları bu sefer hissiyattan öteye geçerek ete kemiğe bürünmüş gibiydi. Bir tepeye çıkıp önünde uçsuz bucaksız yeşilliği gördüğünde bu yazgıdan kurtulamayacağını öğrendi. Göz yaşlarına hakim olamamıştı. Ümitsizlikle bir medeniyet arayışına burada da devam etmek üzere yoluna devam etti.