Bugünün dünyası, durmaksızın akan bir veri seli, hızla tüketilen anlar ve insanı kuşatan yapay bir kalabalık üzerine kurulu. Sabah uyanır uyanmaz ekrana düşen bildirimler, sokaklardaki siren sesleri, binaların beton yüzeylerinden yansıyan bitmek bilmez bir tempo… Modern insan, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kalabalıklar içinde ama bir o kadar da yalnız.
Peki, bu dijital ve fiziksel gürültünün orta yerinde ruhumuz nereye saklanıyor?
Türk’ün göçebe felsefesinde ve kadim inanışlarında durmak, bir eksiklik değil; bilakis yönü bulmak için bir zorunluluktur. Gökyüzüne baktığında sonsuz bir mavilik (Tengri), ayağını bastığı topraksa sarsılmaz bir kararlılık görürdü atalarımız. Onlar için yaşam; aşırılıklardan kaçınmak, doğanın döngüsüyle uyum içinde nefes almak ve ölçüyü korumaktı.
Bugün modern şehir insanının en çok unuttuğu şey bu “ölçü” ve “denge” kavramı. Her şeyi hızla tüketiyor, her şeye aynı anda yetişmeye çalışırken aslında en çok kendimizden uzaklaşıyoruz. Zihnimiz sürekli bir geleceğe koşturma hâlinde ya da geçmişin pişmanlıklarıyla meşgul. Oysa şimdiki an, yani nefes aldığımız bu saniye, var olabildiğimiz tek gerçek yer.
Dijital dünyada piksellerle kurduğumuz köprüler hayatımızı kolaylaştırıyor gibi görünse de, bazen bizi kendi özümüzden koparan birer maskeye dönüşebiliyor. Oysa siyahın ve beyazın en yalın tonunda, tıpkı bu derginin sayfalarında olduğu gibi, gereksiz her detaydan arınmış bir sadeliğe ihtiyacımız var.
Gözlerini kapatıp birkaç saniye ekranlardan uzaklaştığında ne hissediyorsun? Rüzgârın yapraklara değdiği o hafif hışırtıyı, toprağın yağmurdan sonra yayılan o kadim kokusunu en son ne zaman fark ettin?
Bir Yorum Bırakın