// AYTAR DERGİ

Turkuaz: Hırsızlıklar, Kodları ve Varyasyonları

Mutfak kültürümüzden geleneksel sanatlarımıza kadar pek çok değerimizin “sahiplenilmeye” çalışıldığı bir dönemde, ismini doğrudan bizden alan Turkuaz da hedef tahtasında. Kimilerinin sadece “mavi” diyerek geçiştirmeye çalıştığı, kimilerinin ise kendi millet adlarını önüne ekleyerek sahiplenmeye uğraştığı bu renk, aslında tarihin derinliklerinden süzülüp gelen bir Türk imzasıdır.

“Turquoise”

Turkuaz kelimesinin kökeni, sanılanın aksine yabancı bir icat değil, bir hayranlığın ifadesidir. Kelime, Fransızca “Turquois” (Türk veya Türk’e özgü) ifadesinden türetilmiştir. Değerli turkuaz taşlarının, Türk tüccarlar aracılığıyla ve Osmanlı toprakları üzerinden Avrupa’ya taşınmasıyla bu isim literatüre girmiştir. Avrupalılar için bu eşsiz renk, “Türklerden gelen” anlamına geliyordu.

Tarihsel olarak bu renk, sadece bir taşın rengi değil; Selçuklu ve Osmanlı mimarisinde çinilerin, kubbelerin, halıların ve kaftanların ruhudur. Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan yolculukta gökyüzünün sonsuzluğunu ve yeryüzünün dinginliğini simgelemiştir.

Turkuaz, spektrumda mavi ile yeşilin kusursuz bir dengesidir. Bu denge bozulduğunda renk ya çok soğuk bir maviye ya da fazla baskın bir yeşile dönüşür. İşte gerçek Turkuazın dijital dünyadaki ve tasarım dilindeki pasaportu:

ParametreDeğer
HEX Kodu#40E0D0
RGB64, 224, 208
CMYK71, 0, 7, 12
Tamamlayıcı RengiMercan (Coral)

Turkuaz’ın diğer çeşitleri de aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Turkuaz'ın varyasyonları
// AYTAR DERGİ

Ad/İsim

Bir kimseyi, bir şeyi anlatmaya, tanımlamaya, açıklamaya, bildirmeye yarayan söz ile canlı ve cansız varlıkları, kavramları, durumları karşılayan kelimelere isim denir. İnsanların davranışları hal ve hareketleri ile karakterlerinde isimlerinin çok büyük etkisi vardır. İnsanların sahip olduğu isimler kaderlerinin bir parçasıdır. İsim insanların doğuşlarında seçim yapamadıkları kendi iradeleri tarafından ebeveynleri tarafından verilmekle birlikte yetişkin hale geldiklerinde eğer isterlerse değiştirebilecekleri bir olgudur. Ebeveynler tarafından çocukları için isim seçilirken güzel anlam taşımasına büyük ağırlığının olmamasına dikkat edilmelidir. isimlerin karakter ve kişilik oluşumu üzerinde etkili olduğu düşünülmektedir. İsimler, anlamları, taşıdığı manevi veya kültürel yükler, başkalarının isme verdiği tepkiler ve kişinin ismini benimsemesi (özgüven) yoluyla bireyin davranışlarını, karakter yapısını ve potansiyel olarak kaderini etkiler. İnsanların yaşadığı olaylar, karşılaştığı durumlar, olumlu ve olumsuz hal ve tutumlar isimlere karşı yaklaşımlarını belirler. İsimler tek başına kaderi belirlemez, ancak kişilik gelişimi, sosyal algı ve benlik duygusu üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. İsimlerin anlamı kişilerin çevre ile olan etkileşimlerini belirleyeceğinden, ismin kişi üzerinde olum veya olumsuz bir etkiye sahip olduğundan kaderi etkiler ancak İsimler karakter üzerinde etkili olsa da, tek başına tüm kaderi belirlemez; yine de insanların tutumlarını ve tercihlerini etkileyebilir.  İslami anlayışta, çocuğa güzel isim koymak sünnettir ve ismin kişinin karakteri üzerinde etkisi olduğu kabul edilir. 

// AYTAR DERGİ

Rüya

Uyku halinde hepimiz rüya görürüz ancak bazılarımız gördüğü rüyayı hatırlamaz, bazılarımız ise gördüğü rüyayı hatırlar. Uyanmaya yakın görülen rüyalar genellikle hatırlanır. Rüyalar bilinçaltına attığımız, bastırdığımız olay ve duygularımızın yansıması olabileceği gibi bize çeşitli mesajlarda veriyor olabilir. Birçoğumuz gördüğümüz rüyalara anlam yükleyerek rüya tabirlerinde bulunuruz. Uyanır uyanmaz gördüğümüz rüyayı not etmek unutulmasını engeller. Rüya sırasında ne hissettiğiniz (korku, sevinç, şaşkınlık), sembollerden daha önemlidir. Rüyanın en iyi yorumcusunun kendiniz olduğu unutulmamalı sembollerin sizin için ne ifade ettiğine odaklanmanız gerekmektedir. Güzel rüyalar sadece sevilen, dost kimselere anlatılmalı; kötü rüyalar ise kimseye anlatılmamalı diye bir inanış hakimdir. Rüyanızı daha iyi analiz etmek için rüyanızda en yoğun hissettiğiniz duygu neydi, gördüğünüz en belirgin sembol veya kişi kimdi ve rüya sırasında ne yapıyordunuz gibi sorulara cevap aranmalıdır.

Uyku aynı zamanda yarı ölüm halidir. Uyurken ruh bedenden ayrılarak seyahat edebilir. Bu durumda yaşananlar rüya olarak hatırlanır. Uyku, bilincin kapandığı, dünyadan kopulduğu ve savunmasız kalındığı bir süreç olduğu için mecazi anlamda “ölümün provası” veya “küçük ölüm” (yarı ölüm) olarak adlandırılır. İslam inancında da uyku, Zümer Suresi 42. ayet bağlamında ruhun geçici olarak bedenden ayrılması veya kısıtlanması (kabz) olarak yorumlanarak “yarı ölüm” veya “ölümün kardeşi” olarak nitelendirilir. Uykuda ruhun bedenden ayrılıp ayrılmadığı konusu, dini/tasavvufi tefsirler ile metafizik görüşler arasında farklılıklar gösteren, ancak yaygın dini görüşte geçici bir bağ kopması veya “küçük ölüm” olarak nitelendirilen bir durumdur. Bu durumda yaşanan olaylar, karşılaşılan durumlar, o esnada gördüklerimiz, his ve duygularımız rüya olarak tanımlanır.

Peygamber”i (sav) şöyle buyururken işittiği nakledilmiştir: “Sizden biri hoşlandığı bir rüya görürse, (bilsin ki) bu, Allah”tandır. O kişi bu rüyadan dolayı Allah”a hamdetsin ve onu anlatsın.

// AYTAR DERGİ

Depresyon Bulaşıcı Olabilir mi?

İnsanların duygularının birbirini etkilediği fikri uzun yıllardır psikolojinin dikkat çeken konularından biridir. Özellikle son dönem araştırmalar, depresyonun yalnızca bireysel bir ruhsal durum olmadığını; sosyal çevre, empati ve kişiler arası etkileşimler aracılığıyla yayılabilen bir yapıya sahip olabileceğini öne sürmektedir. “Bulaşıcı depresyon” kavramı da tam olarak bu noktada ortaya çıkmaktadır.

Bilim insanlarına göre insanlar, farkında olmadan çevrelerindeki kişilerin mimiklerini, ses tonlarını, beden dilini ve hatta duygu durumlarını otomatik olarak taklit etme eğilimindedir. Bu süreç “otomatik taklit” olarak adlandırılır. Özellikle yakın ilişkilerde insanlar birbirlerinin ruh hâline zamanla uyum sağlayabilmektedir. Sürekli karamsar, umutsuz veya depresif bir kişiyle yoğun vakit geçirmek, diğer bireyin de benzer düşünce ve duygular geliştirmesine neden olabilmektedir.

Ayna Nöronlar

Bu durumun nörobiyolojik açıklamalarından biri “ayna nöron sistemi” teorisidir. Ayna nöronlar, kişinin bir davranışı hem kendisi yaptığında hem de başka birini yaparken izlediğinde aktive olan sinir hücreleri olarak tanımlanmaktadır. Araştırmacılar, bu sistemin empati kurma, sosyal öğrenme ve duygusal senkronizasyon süreçlerinde önemli rol oynayabileceğini düşünmektedir. Özellikle yüz ifadeleri ve beden dili üzerinden gerçekleşen bilinçsiz taklitlerin, insanların birbirlerinin duygularını içselleştirmesine katkıda bulunduğu belirtilmektedir.

Depresyonun sosyal çevrede yayılabilmesi özellikle yakın ilişkilerde daha belirgin görülmektedir. Partnerler, aile bireyleri veya yakın arkadaş grupları arasında duygu durumlarının birbirini etkilediği birçok araştırmada gözlemlenmiştir. Sürekli olumsuz düşüncelere maruz kalmak, stresli iletişim biçimleri ve düşük enerjili sosyal ortamlar kişinin psikolojik dayanıklılığını azaltabilmektedir. Bununla birlikte uzmanlar, bu etkinin “kesin ve kaçınılmaz” bir bulaşma anlamına gelmediğini vurgulamaktadır. Sosyal destek, sağlıklı iletişim, bireysel farkındalık ve psikolojik dayanıklılık gibi faktörler koruyucu rol oynayabilmektedir.

Bazı araştırmalar ise yüksek empati düzeyine sahip bireylerin başkalarının duygularından daha fazla etkilenebileceğini göstermektedir. Özellikle yoğun duygusal bağ kuran kişilerde karşı tarafın stres, kaygı veya depresif düşüncelerinin zamanla benzer ruh hâllerine yol açabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle psikologlar, ruh sağlığının sosyal çevreden bağımsız değerlendirilemeyeceğini ifade etmektedir.

Bulaşıcı Depresyon

“Bulaşıcı depresyon” kavramı, insanların birbirlerinin duygularını yalnızca anlamadığını; bazen farkında olmadan paylaşabildiğini göstermektedir. İnsan beyni sosyal bağlar kurmaya programlıdır ve bu bağlar hem olumlu hem de olumsuz duyguların yayılmasına aracılık edebilmektedir. Ancak aynı mekanizma sayesinde destekleyici ilişkiler, umut veren sosyal çevreler ve sağlıklı iletişim biçimleri de iyileşme sürecinde güçlü bir etki yaratabilmektedir.

Kaynak: Paz, L. V., Viola, T. W., Milanesi, B. B., Sulzbach, J. H., Mestriner, R. G., Wieck, A., & Xavier, L. L. (2022). Contagious depression: Automatic mimicry and the mirror neuron system – A review. Neuroscience & Biobehavioral Reviews (Science Direct), 133, https://doi.org/10.1016/j.neubiorev.2021.12.025

// AYTAR DERGİ

Çocukluk Travmaları Beyni Nasıl Şekillendiriyor?

Nature Reviews Neuroscience’da yayımlanan bir makale, kötü muamelenin gelişmekte olan beynin mimarisini nasıl kalıcı olarak değiştirdiğini ve bu değişimlerin aslında bir “hasar” değil, hayatta kalmaya yönelik “adaptif bir modifikasyon” olabileceğini tartışıyor.

Beyin Gelişimi ve Hassas Dönemler

Erken çocukluk dönemindeki “kritik dönemler”, beynin çevresel uyarılara en açık olduğu zamanlardır. Teicher ve ekibi, kötü muamelenin bu hassas dönemlerde gerçekleştiğinde, beynin tehdit algılama, duygu düzenleme ve ödül beklentisi gibi temel devrelerini yeniden programladığını belirtiyor.
Makalede öne çıkan bulgular, beynin üç ana ağının bu durumdan en çok etkilendiğini göstermektedir:

  1. Tehdit Algılama (Amigdala ve Hipokampus): Kötü muamele görmüş bireylerde amigdala (beynin alarm sistemi) duygusal yüz ifadelerine karşı aşırı duyarlı hale gelirken, stres kontrolünde rol oynayan hipokampus hacminde küçülmeler gözlenmiştir.
  2. Duygu Düzenleme (Prefrontal Korteks): Duyguları dizginleyen ve mantıklı kararlar almamızı sağlayan ön alın bölgesi (prefrontal korteks) ile beyin yarım kürelerini bağlayan corpus callosum yapısında bozulmalar saptanmıştır. Bu da ani öfke patlamaları ve duygu kontrol güçlüğünü açıklar.
  3. Ödül Beklentisi (Striatum): İstismar geçmişi olan bireylerde, ödül mekanizmalarının (striatum) daha az tepki verdiği görülmüştür. Bu durum, yaşamdan zevk alamama (anhedoni) ve madde bağımlılığı riskini doğrudan artırmaktadır.

Hasar mı, Adaptasyon mu?

Makalenin en çarpıcı tartışmalarından biri, bu beyin değişimlerinin “toksik bir hasar” mı yoksa tehlikeli bir dünyaya uyum sağlamak için geliştirilen “adaptif bir strateji” mi olduğudur. Teicher’a göre; tehlikeli bir çevrede büyüyen bir çocuk için amigdalanın aşırı aktif olması (sürekli tetikte olma) kısa vadede hayatta kalmayı kolaylaştırsa da, bu durum güvenli bir yetişkinlik hayatında patolojik bir hal almaktadır.
Çocukluk çağı kötü muamelesi, sadece bir sosyal sorun değil, halk sağlığını tehdit eden biyolojik bir fenomendir. Araştırma, psikiyatrik teşhislerin konulmasında bireyin travma geçmişinin ve beynindeki “ekofenotipik” (çevresel etkilerle oluşmuş yapısal özellikler) değişimlerin göz önünde bulundurulması gerektiğini vurgulamaktadır.

Kaynak: Teicher, M. H., Samson, J. A., Anderson, C. M., & Ohashi, K. (2016). The effects of childhood maltreatment on brain structure, function and connectivity. Nature Reviews Neuroscience, 17(10), 652-666. https://doi.org/10.1038/nrn.2016.111

// AYTAR DERGİ

Zihinlerin Uyumu: Otistik Özellikler Sosyal Bağları Nasıl Şekillendiriyor?

Yeni bir araştırma, otistik özelliklere sahip bireylerin sosyal dünyada “eksik” olmadığını, aksine benzer yapıdaki zihinlerle bağlantı kurmak için farklı ve etkili nöral stratejiler kullandığını ortaya koyuyor.

Yıllardır süregelen geleneksel psikoloji modelleri, otizmi genellikle sosyal bir “yetersizlik” veya iletişimde bir “kopukluk” olarak tanımladı. Ancak, son dönemde yapılan beyin görüntüleme çalışmaları bu bakış açısını temelinden sarsıyor. PsyPost’ta yer alan güncel bir çalışma, otistik özelliklerin yoğunluğu benzer olan bireylerin birbirlerine karşı doğal bir çekim hissettiğini ve bu bağın beyin dalgalarında somut bir karşılığı olduğunu gösteriyor.

Nöral Senkronizasyonun Farklı Yolları

Araştırma kapsamında yapılan beyin taramaları, sosyal etkileşim sırasında bireylerin beyinlerinin nasıl “uyumlandığını” (senkronize olduğunu) inceledi. Bulgular oldukça çarpıcı: Nörotipik (otistik özellikleri düşük) çiftler sosyal ipuçlarını işlemekten sorumlu olan sağ temporoparyetal kavşakta güçlü bir
senkronizasyon sergilerken; otistik özellikleri yüksek olan çiftler tamamen farklı bir bölgede, sağ dorsolateral prefrontal kortekste uyumlandılar.

Kritik Fark: Nörotipik beyinler sosyal etkileşimi “otomatik” bir algı süreciyle yönetirken, otistik özelliklere sahip beyinler bilişsel kontrol ve bilinçli problem çözme mekanizmalarını kullanarak bağ kuruyor.

Bu durum, otistik bireylerin sosyal beceriden yoksun olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, benzer düşünce yapısına sahip bir partnerle bağ kurmak için daha fazla bilişsel kaynak seferber ettiklerini ve kendi yöntemleriyle son derece başarılı bir nöral hizalanma sağladıklarını gösteriyor. Çalışma, “çift empati problemi” (double empathy problem) teorisini de destekler nitelikte: İletişimdeki zorluklar bireyin
yetersizliğinden değil, farklı bilişsel stratejilerin karşılaşmasından kaynaklanıyor olabilir.

Otistik özelliklere sahip bireyler, kendileri gibi düşünen ve dünyayı benzer şekilde algılayan kişilerle bir araya geldiklerinde, beyinleri “aynı frekansta” buluşuyor. Bu bulgu, otizmin bir bozukluktan ziyade, farklı bir bilişsel işleyiş biçimi olduğu yönündeki “nöroçeşitlilik” yaklaşımını güçlendiriyor.

Kaynak: PsyPost. (2026, 9 Mayıs). Brain scans reveal how people with autistic traits connect differently. Erişim adresi: https://www.psypost.org/brain-scans-reveal-how-people-with-autistic-traits-connect-differently/

// AYTAR DERGİ

10.000 Adım Efsane miydi? Bilim Yeni Hedefi Belirledi

Lancet Public Health’te yayımlanan devasa bir meta-analiz, günlük adım sayısının ölüm riskinden zihinsel sağlığa kadar olan etkilerini inceledi. Bulgular, sağlıklı bir yaşam için “sihirli rakamın” sanılandan daha düşük olabileceğini gösteriyor.

Yıllardır fitness takip cihazlarının ve akıllı telefonların bize dayattığı “günlük 10.000 adım” hedefi, aslında bilimsel bir temelden ziyade bir pazarlama stratejisinin ürünüydü. Ancak yeni yayımlanan kapsamlı bir sistematik inceleme ve meta-analiz, bu konudaki belirsizliği ortadan kaldırıyor. 57 çalışmanın verilerini bir araya getiren araştırma, günlük adım sayısının kronik hastalıklar ve yaşam süresi üzerindeki etkisini mercek altına aldı.

Kritik Eşik: 5.000 – 7.000 Adım

Araştırmanın en çarpıcı bulgusu, genel ölüm riskindeki (tüm nedenlere bağlı mortalite) düşüşün yaklaşık 5.000 ile 7.000 adım arasında en belirgin hale gelmesi. Bu noktadan sonra fayda artmaya devam etse de, en büyük kazanımlar bu aralıkta elde ediliyor. Özellikle kalp ve damar sağlığı, kanser ve tip 2 diyabet riskinde doğrusal bir azalma gözlemleniyor.

%47 Azalma
GENEL ÖLÜM RİSKİ (7.000 ADIMDA)
%25 Azalma
KARDİYOVASKÜLER HASTALIK RİSKİ
%38 Azalma
DEMANS (BUNAMA) RİSKİ
%14 Azalma
TIP 2 DİYABET RİSKİ

Sadece Fiziksel Değil, Zihinsel Sağlık İçin de Adımlayın

Çalışma, hareket etmenin sadece bedeni değil, zihni de koruduğunu kanıtlıyor. Günde yaklaşık 7.000 adım atan bireylerde depresif semptomların görülme riski %22 oranında daha düşük. Ayrıca yaşlılıkta en büyük kabuslardan biri olan düşme riskinde de %28’lik bir azalma kaydedildi. Bu, aktif bir yaşamın yaşam kalitesini her yaşta koruduğunun bir göstergesi.

GERÇEKÇI HEDEFLER

10.000 adım hala ideal bir hedef olabilir, ancak fiziksel olarak daha az aktif olanlar için 7.000 adım hem daha ulaşılabilir hem de klinik olarak son derece anlamlı iyileşmeler sağlıyor. Önemli olan mükemmele ulaşmak değil, dünden biraz daha fazla hareket etmek.

Hareket İlaçtır

Araştırmacılar, bulguların yaşa özel analizler ve bazı sınırlamalar ışığında değerlendirilmesi gerektiğini belirtse de, mesaj çok net: Her adım sayılır. 7.000 adımı hedeflemek, modern yaşamın getirdiği hareketsizliğe karşı en güçlü ve en basit savunma mekanizmamız olabilir.

Kaynak: Ding Ding ve ark. “Daily steps and health outcomes in adults: a systematic review and dose-response meta-analysis”, Lancet Public Health 2025.

// AYTAR DERGİ

Biberler Neden Acıdır?

Doğada hiçbir şey tesadüf değildir; bir meyvenin rengi, bir çiçeğin kokusu veya bir sebzenin yakıcılığı… Çoğumuzun yemeklerimize lezzet katmak için kullandığı kapsaisin (bibere acılığını veren madde), aslında bitkinin hayatta kalma ve neslini devam ettirme mücadelesinin en keskin silahıdır.

Memelilere Yasak, Kuşlara Serbest!

Memeliler (bizler dahil), kapsaisin maddesine karşı duyarlı reseptörlere sahiptir. Bu madde dilimize değdiği an beynimize yandığının sinyali gider. Oysa kuşlar bu acı tadı hiç hissetmezler; onlar için dünyanın en acı biberi, bir elma kadar nötrdür. Memelilerin güçlü mide asitleri, biber tohumlarının koruyucu çeperini eriterek onları sindirir. Yani bir memeli biberi yediğinde, bitkinin üreme şansı sona erer. Kuşlarda ise durum bambaşkadır. Kuşların anatomisi, biberin yayılım stratejisine hizmet eder. Kuşlarda memelilerdeki gibi yakıcı bir mide asidi döngüsü yerine kursak ve taşlık gibi özelleşmiş organlar bulunur.

Kuşlar biberi yediğinde, tohumlar sindirim sisteminden hiçbir zarar görmeden geçer. Hatta kuşların dışkısı, bu tohumlar için hazır bir gübre görevi görür.

Biber, milyonlarca yıl süren bir seçilimle acı olursa, tohumları yok edecek olan memelileri kendinden uzak tutar. O dilimizi yakan acı, aslında biberin kendisinin yenmemesi için yapılan bir meseledir. Biz insanlar ise doğanın bu savunma mekanizmasını lezzet unsuru haline getirdik.

// AYTAR DERGİ

Türkçedeki Bazı Sözcüklerin İlginç Kökenleri ve Anlamları

Dilimiz, dünyadaki birçok dilin yanında zenginliği ve güzelliğiyle ön plana çıkmaktadır. Sözcüklerin etimolojik kökenleri de bu zenginliği süsleyen bir durum halindedir. Günümüzde sıkça kullandığımız bazı sözcüklerin kökenleri;

Yeşil: Renk olan yeşil, “yaş” kökünden gelmektedir. “Yaşıl”dan yeşil olmuştur.

Önlem: Tedbir, Arapça bir kelimedir. Arkayı sağlama almaktır. Görünmeyen kısım olduğundan tedbir alınmalıdır. Önlem ise Türkçedir. Tehlikenin önde olduğunu düşünerek önü sağlama alma mantığı bulunmaktadır.

Gebe ve Gebermek: İkisinin de harflerinin benzer olmasının nedeni, aynı kökten gelmesidir. İkisi de şişmekle alakalıdır. Gebe: şiş demek, Gebermek ölümün ardından şişlik halidir.

Öksüz: Türkçede ök anne demektir. Annesiz kalan birisi için öksüz, direkt annesiz manasına gelir.

Güzel: Eskiden güzel yerine “gözel” denmektedir. Bu da aslında göze hoş gelen manasına gelir.

Taburcu: 1. Dünya savaşında yaralanan Türk askerlerinin, sağlıkçılar tarafından taburlarına geri dönecek kadar sağlıklı olduklarını belirtmek amacıyla onlar için “taburcu” demesiyle oluşmuştur.

Ev: Orhun yazıtlarında kışla anlamına gelirken, zamanla günümüzdeki “ev” sözcüğüne dönüşmüştür.

Dağarcık: Dağar Türkçede torba, çuval anlamına gelmektedir. -cık ekiyle birlikte küçük torba anlamında kullanılmıştır. Kelime dağarcığı derken kullandığımız sözcük ile bu sözcük aynıdır.

Yoğurt: Yunanlıların iddialarının aksine Türkçe sözcük olup “yoğurmak”tan gelir. Tıpkı “Dolma” sözcüğünün dolmaktan gelmesi, “Döner” sözcüğünün dönmekten gelmesi gibi.

// AYTAR DERGİ

Winston Churchill ve Depresyon: Neden Tuğla Ördü?

Zihnin fırtınalı denizlerinde sürüklenen bir düşünür için kurtuluş, bazen en kaba fiziksel emekte saklıdır. Tarihin akışını değiştiren liderlerden Winston Churchill için bu kurtuluş, ne bir kürsüde ne de strateji odalarındaydı; o, şifayı çamurlu ellerinde ve üst üste dizdiği tuğlalarda buldu.

Günde 200 Tuğla, 2000 Kelime

1928 yılında Chartwell malikanesinde kızları için küçük bir kır evi inşa etmeye karar veren Churchill, bu süreçte şaşırtıcı bir denge keşfetti. Fiziksel emeğin, yorucu zihinsel faaliyetler için eşsiz bir panzehir olduğunu fark etmişti. O dönemde hummalı bir kitap çalışması içerisinde olan Churchill, günlerini “200 tuğla ve 2000 kelime” döşeyerek geçirdiğini büyük bir memnuniyetle not düşmüştü. Onun için yazmak ne kadar inşa etmekse, tuğla örmek de o kadar yaratmaktı.

Resmî Bir Zanaat: Tuğla Ustası Winston

Bu uğraş, Churchill için geçici bir heves olmanın çok ötesine geçti. Öyle ki, 1928 sonbaharında Birleşik İnşaat İşçileri Sendikası’na üye olarak bu tutkusunu resmileştirdi. Üyelik kartındaki tanım, dünya siyasetinin dev ismini en yalın haliyle özetliyordu: “Winston S. Churchill, Westerham, Kent. Meslek, tuğla ustası.”

Kara Köpek ve Hareketin Bereketi

Churchill, ruhunu karanlığa boğan o meşhur depresyonuna “Kara Köpek” (Black Dog) adını vermişti. Bu sinsi düşmanla başa çıkmanın yolunu ise The Strand Magazine için kaleme aldığı satırlarda paylaştı. Ona göre tuğla örmek gibi ritmik ve fiziksel hareketler, depresyonun durağanlığını yok ediyordu. Hareketin bereketi, sadece ortaya çıkan fiziksel yapıda değil, aynı zamanda zihindeki karanlık bulutların dağılmasındaydı.

Churchill’in hayatı bizlere şunu fısıldıyor: Zihin yorulduğunda elleri çalıştırmak, ruhun en derin yaralarını iyileştirebilir. Çünkü bazen bir hayatı yeniden inşa etmek, sadece birkaç tuğlayı doğru yere koymakla başlar.