// AYTAR DERGİ

ENDONEZYA’NIN TAMBORA DAĞI’NDAKİ PATLAMA NAPOLYON’UN ORDULARINI NASIL ALT ETTİ?

ENDONEZYA'NIN TAMBORA DAĞI'NDAKİ PATLAMA NAPOLYON'UN ORDULARINI NASIL ALT ETTİ?

 

    Dünya tarihinde önemli bir yere sahip olan ve Mısır’da Cezzar Ahmet Paşa’nın karşısındaki yenilgisi haricinde tabiri caizse kasırga gibi esen Napoleon Bonaparte’ı çoğunuz duymuştur. 18.yy’ın sonlarından 19.yy’ın ilk yıllarına kadar adından bolca söz ettirmiş Fransız lider, ancak Haziran 1815 tarihlerinde gerçekleşen Waterloo Muharebesi’nde mutlak yenilgiye kavuşmuştu. Bu savaşta yenilgiye kavuşmasında ordunun durumunu etkileyen, planları bozan çok önemli bir olay olmuştu. Napoleon, Endonezya’nın Tambora Dağı’nı hesaba katmamıştı.
    Napoleon’un emrindeki Fransız orduları, Fransızca’da Mont-Saint-Jean Muharebesi olarak da bilinen Waterloo Muharebesi’nde, İngiltere – Prusya ittifakıyla 1815 yılında Belçika’nın Waterloo Kasabası’nın 2 kilometre yakınında çarpıştığı yılda onlardan 11.411,77 kilometre uzakta bir volkan patlaması olayı yaşanmıştı. Öyle bir olay ki, volkan patlama endeksine göre tarihte kaydedilmiş en büyük patlamalardan biri olarak kayıt alınmıştı. Sonucunda birçok felaketin yanında, patlamadan bir yıl sonra 1816 yılında yaz da yaşanmamıştı.
    Bu volkanik patlama tam olarak Endonezya takımadalarının güney zincirindeki volkanik adalar dizisi olan Sunda Adaları’nın bir parçasında, Tambora Dağı’nda meydana gelmiştir. Patlama 10 Nisan 1815 yılında gerçekleşmiş, devamında dünya geneline külleri savrulup iklim değişikliğine neden olmuştur. Adadaki bitki örtüsünü yok ettiği gibi çevre adalarda da tsunamiler görülmüştür.
    Patlamanın şiddetinin büyüklüğü bütün dünyayı sarstığı gibi Napoleon’u da sarsmıştır. Volkandan yayılan küller çok fazla yağmura neden olup, savaş alanı bataklığa dönerek hareketleri kısıtlayıcı bir hale getirmiştir. İngilizler’in savaştaki kara savunmasının sarsılması güç olmasının yanında, Napoleon’un en önemli birimi sayabileceğimiz süvarilerini bu bataklıkta kullanamaması onu mutlak mağlubiyetle tanıştırmıştır. I. Dünya Savaşı öncesinde yaşanmış son kesin sonuçlu ve büyük savaş böylece sona ermiştir. Fransa, büyük bir yük altına girerek ele aldığı toprakların bir kısmını vermek zorunda kalmıştır. Napoleon ise tahtına veda etmiş, savaştan 6 yıl sonra küçük bir adada mide kanserinden dolayı ölmüştür.

    • ÜLGEN
// AYTAR DERGİ

KUŞAK İKLİMİ

     X VE Y KUŞAĞINDAN Z KUŞAĞINA VE SONRASINA GEÇİŞ

  Kuşakların kültür yapıları zamanla ekonomik, politik, sosyal ve teknolojik faktörler sebebiyle değişime uğramaktadır. Bir önceki kuşağın değişime uğrayan kültür değerlerini mevcut kuşağın kabul etmekteki güçlüğü birbirlerini anlayamamalarına, düşünce ve yeter bulma durumlarında farklılıklar oluşmasına neden olmaktadır. X kuşağının teknoloji ile geç tanışmaları, onların teknolojiyi bünyelerine katmada engel teşkil etmemiştir. Y kuşağı ise her yönden gelişme gösteren bir dünyanın daha rahat şartlarında dünyaya gelmişler, teknoloji dostu, bireysel, rahat ve küreselleşmeye başlayan dünyanın çocukları olarak adlandırılmışlardır. Z kuşağı ise teknoloji ile doğarak internet ve giyilebilir teknoloji açısından önceki kuşaklardan farklı bir kültüre sahip olmaktadır. X kuşağı kendi problemini kendi başına çözmekte uzmandır. Y kuşağı çalıştığı süre zarfında yaratıcı işler ortaya koymaya oldukça heveslidir. Z kuşağında dikkat dağınıklığı problemi vardır ancak aynı anda birden fazla işi yapabilme becerileri yüksektir.

KUŞAK İKLİMİ    Sonuç olarak mevcut kuşaklarda ve gelecek kuşaklarda -en temel sebebi-teknoloji kaynaklı gerek biyolojik gerek sosyolojik ve kültürel olarak sorunlar çıkacağı aşikâr. Hal böyle olunca hem ebeveyn olarak ailenin hem de ikinci toplumsallaşma süreci olarak da eğitimin dolayısıyla da eğitim sisteminin bu öngörü neticesinde güncellemeye ve düzenlemeye ihtiyacı vardır. Bu da tüm paydaşların (sosyolog, eğitimci, sağlık bilimci, devlet yetkilileri vb.) ortak hareket ederek oluşabilecek sorunların minimuma indirilmesinde sorumluluğu vardır. Ancak tüm bu paydaşların çalışmaları ve iş birliği sayesinde nesillerimizin sağlıklı bir şekilde devamı mümkün olacaktır.

Ömer Oktay GIRBAÇLI
// AYTAR DERGİ

İYİ Kİ DOĞDUN MOZART

İYİ Kİ DOĞDUN MOZART

    Bugün sizlerle buluşmamızın sebebi, adını tarihe altın harflerle kazımış değerli sanatçı Wolfgang Amadeus Mozart’ı anmaktır. 27 Ocak 1756’da Kutsal Roma İmparatorluğu’na bağlı Salzburg’da dünyaya gelen Mozart, 35 yıllık bir yaşam sürerek 5 Aralık 1791’de yoksul halde Viyana’da hayata veda etmiştir. Günümüz şartlarıyla düşünüldüğünde çok kısa olan bu yaşamına, üretken olmanın nasıl bir şey olduğunu kanıtlayacak nitelikte 626 tane eser sığdırmıştır.
Müzik tarihinin en büyük dehalarından biri olarak kabul edilen Mozart’ın, daha üç yaşındayken klavye “clavier” adlı, tuşlu-telli bir enstrümanı çalmayı öğrendiği söylenmektedir. Beş yaşına geldiğinde ise piyano ve kemanda yetkin hale gelmiştir. Böylece beş yaşında manuet, yedi yaşında konçerto ve bir yıl sonra da senfonisini yapmayı başarmıştır.
Çok erken yaşta müzikle tanışan Mozart, tanınır olmanın da etkisiyle bazı yerlerde çalışmaya başlamıştır. İlk olarak 1762’de Münih kentinde, elektör prens olan III. Maximillian’ın sarayında konser vermiştir. Verilen konserler üç buçuk yıl daha devam etmiştir. O Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde müziğini sunmuştur. 17 yaşına geldiğinde imparatorluğun Salzburg’daki sarayında müzisyen olarak görev yapsa da tam olarak istediği şeyin bu olmadığını düşünerek seyahate çıkmıştır. 35 yıllık ömrünün 14 senesinin yolculukta geçtiği bilinmektedir. 1781’deki Viyana seyahatinde Salzburg’daki görevinden ihraç edilmiştir.
1780 yılına gelindiğinde Mozart’ın ilk büyük operası Münih’te oynanmıştır. Bu tarihlerden sonra işlerini Viyana’da sürdürme kararını almıştır. Viyana’ya gittiğinde burada mehter marşının ritimlerinden esinlenerek bir Türk Marşı’nı (Ronda alla Turca) besteler. 1785’e kadar piyano konçertolarında solo olarak çıktığı seri konserler verir. Bu zamanlar finansal açıdan rahatlığa kavuştuğu dönemlerdir. Bu tarihten sonra daha az eser üretmeye başlamıştır. 5 Aralık 1791’e gelindiğinde, günün ilk saatlerinde hayata veda etmiştir. Bir söylentiye göre de ölümüne yakın zamanlarda bir şahıs ondan Requiem (ağıt) parçası oluşturmasını istemiştir. Mozart, bu parçayı tam olarak bitiremeden hayata gözlerini yummuştur. Ölüm sebebi ile ilgili 150’den fazla hipotez öne sürülse de, tam olarak sebebinin kavranabilmiş olmadığı söylenmektedir.
35 yıllık ömrüne bolca şey sığdıran Mozart, eserlerinde birçok hissi bize yansıtarak sunmuştur. Bazı parçalarının, dinlendiğinde insanların IQ seviyesini arttırdığı bile söylenmiştir. Aynı Beethoven’in parçalarında olduğu gibi onun parçaları da okullarda uzun süre boyunca teneffüs zili olarak kullanılmıştır. Çoğu çizgi filmde ses yerine onun gibi değerli sanatçıların parçaları yer almıştır. Yaşadıklarının hepsini anlatmak zor olsa da, en azından onun hakkında bilgi sahibi olunabilmesi için hayatının belli kısımlarındaki yaşadıklarından size aktarmak istedim. Onun görsel anlamda hafızamıza kazınmasını sağlayabilecek olan 1984 yapımı Amadeus filmini seyredebilirsiniz. Bunun yanında bu müzik dehasını konu edinen birçok kitap da bulunmaktadır.

    • ÜLGEN
// AYTAR DERGİ

MİSAFİR GELDİK BU DÜNYAYA #ŞİİR

MİSAFİR GELDİK BU DÜNYAYA #ŞİİR

Bir yürek verdin bana yaradanım, her gün
inceden inceye kanar.
Kırılan her bir parçası hançer gibi tüm
Bedenimi sarıp, sarmalar.
Ümitler tükenir, hayaller gönül
Penceresinden kuş olup uçup gider,
Hayat çıkması zor yokuşlu bir yol,
Sonuna ulaşmak için ömür ister.
Bahar biter, ömür yeter, yaşanamayan
rüyalar kül olup uçup gider.
Ümitler dağların arkasında ulaşmak için
ömür yetmez.
Sevgiler zindanın girdabında, bulmaya ışık
yetmez.
Sevgili hayalin diğer ucunda arkasından
gitmeye kader el vermez.
Canımdan can verdiğim kuzularım hiç
gülmez, nedendir bilinmez.
Kırıktır bu gülün kanadı, mutluluk kaçar
acılar boyun eğmez.
Her geçen saniye ömürden gider
geçmişe eklenir.
Gelecek bilinmeyen bir masal sonu
hep merak edilir.
Hayat koca bir yol, herkes o yolda
kendince ilerler.
Yaşlısı, genci, güzeli, çirkini bu yola baş
koyar.
Ömürden ömür verip, hayatın çemberinde
savrulur.

Bir gün gelecek her canlı o yolun sonuna erecek.
Güle benzeyen ömür bir gün solacak,
dikenleri kuruyacak.
Fani dünyaya veda edip, hayat mertebesinden tutunacak.
Geri dönüp de baktığımızda geçmişte yaşanılan anılar,
Hayatımızın her sayfasından bir masal olup
akıp gidecek.
Niye geldik bu fani yalan dünyaya,

hala anlamış değilim.
Ne işim var benim güller arasında,
solmaya hazır değilim.
Geceyi gündüze bağlar,
yıldızlara uzanan hayallerim.
Baharda kışı, gündüzde geceyi yaşamayı
iyi bilir gençliğim.
Daha bitmeyen ümitlerim var,
arkamdan ağlayan iki yetimim.
Misafir geldik bu dünyaya; misafir olarak
bir gün uçup gideriz.
Hayalleri, yarınları, gelecek için umutları
bir rüya gibi geçeriz.
Günahlarımızı, sevaplarımızı,
hayaller ülkesindeki aşk dolu sevdamızı

Gizem dolu bedenimizde, bir sır gibi saklayarak arkamıza bakmadan gideriz.
Giderken de bizim için ağlayan bir çift göz, dualar eden kalpler bırakırız.

Fatma SAYILIR

// AYTAR DERGİ

MUTLULUK #ŞİİR

MUTLULUK #ŞİİR

Mutluluk gökyüzünde uçan bir kuşun
kanadındadır.
Onu yakalamak için kuş olup uçmak mı
lazım.
Mutluluk çölün ortasında sana gel diye
Kollarını açan bir serabın elindedir.
Onu görüp tutabilmek için aşkın hasretiyle
Mecnun mu olmak lazım.
Mutluluk rüyalarının gerçeğe dönebilmesi
için melek olup hayal ülkesinde sonsuzluğa
uçmak demek.
Bir çift kanat için hayattan vazgeçip
sonsuzlukla buluşmak mı lazım.
Mutluluk ateşin ortasında yanan koru alıp,
Kanayan yüreğine basmak demektir.
Bunu yaşamak için aşk ateşinin yaktığı
yüreğini söndürmeye bir tutam sevgiye
hasret mi kalmak lazım.
Mutluluk karanlığı aydınlatmaya çalışan
parlak bir yıldızın tek kanadında saklıdır.
Onu tutabilmek için yüreğinin bir damla ışığa
hasret mi kalması lazım.
Mutluluk bir ağacın gövdesindeki yeni
filizlenmiş dalındadır.
Onu tutabilmek için bir kelebek kadar
Özgür mü olmak lazım.
Mutluluk yeni doğmuş bir bebeğin hayata
attığı ilk çığlığında sakladır.
Bunu yaşamak için canından can mı vermek
lazım.

Mutluluk dağların arkasında hayal ülkesindeki beyaz atlı prensin beklemek demektir.
Ona kavuşmak için gelmesini sabırla
beklemek mi lazım.
Mutluluk küçük ırmakların denizle birleşip
Engin okyanusunda huzur bulmaktır.
Onu tatmak için o sudan bir yudum içmek mi lazım.
Mutluluk beklide sonbaharın sararan bir yaprağında,
İlk baharın ilk aşkını yaşamakta saklıdır.
Mutluluk karanlıkta uzaktaki mum ışığında güneşi görmek demektir.
O sıcaklığı hissetmek için güneşin altında
yüreğinin yalnızlıktan üşüdüğünü hissetmek mi lazım.
Mutluluk rüyada gördüğün hayallerini
sakladığın cennet kapısıdır.
Onu açmak için sonsuzluk uygusuna
yatmak mı lazım.
Mutluluk gökteki semanın en üst katındaki
basamaktadır.
Ona ulaşmak için asırlık ömür mü lazım.
Mutluluk kara bulutların arasında gelin
misali süzülen beyaz bulutun üzerindedir.
Onu tutabilmek için beyaz kefeni
giymek mi lazım.

Mutluluk gökyüzünden düşen bir damla
yağmurda tüm benliğinin ıslanması demektir.
Bunu anlamak için yüreğinin bir damla
sevgiye hasret mi kalması lazım.
Mutluluk belki
de bir yudum suda.
Belki de sevgiyle
bakan bir çift gözde.
Belki de
tatlı  bir dilde gülen yüzde.
Belki de
dostça uzanan bir elde, dost yüreğinde.
Belki de yeni
filizlenmiş bir gülün taze kokan
yaprağında.
Kim bilir
belki de bir elma şekerinin hazzında
saklıdır.
Bunları
görebilmek, doya doya yaşayabilmek için,
Acıyı
tatmak, hasret ataşeyle yanmak mı lazım.
Canından can
verip, bir tutam sevginin özlemiyle
mutluluğa hasret
mi kalmak lazım.

Fatma SAYILIR

09.11.2003 – 04.30

 
// AYTAR DERGİ

ÖN YARGI

  F. R. KİBAROĞLU - AYTAR DERGİ

Ön yargı kelime anlamı olarak “Bir kimse veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay ve görüntülere dayanarak önceden edinilmiş olumlu veya olumsuz yargı; peşin yargı, peşin fikir, peşin hüküm”dür.

    Bir insanı tanımadan, bir eşyayı kullanmadan bir yere gidip görmeden ve bir olayı yaşamadan milyonlarca fikir beyan edebiliriz. Hayatımızda her şeye karşı peşin hükümlü olmak bizlerin yapılmasına sebebiyet verecektir. İnsanlar önyargılı durmaktan kaçınmaya çalışsa da sanıldığı gibi önyargılılardan kurtulmak çokta kolay değildir. Ön yargı sanki insanın yaradılış özelliğini adeta onun bir bütündür. Önyargı insanın gölgesi gibi takip eder.

    Hayatımızda ilk defa karşılaştığımız bir şeyle ilgili sesine, kokusuna ve görünüşüne bakarak ancak yorum yapabilir ve peşin fikir beyan edebiliriz. Unutulmamalıdır ki bir şeyi gerçekten tanıyıp öğrenmediğimiz ve gerçek bilgileri edinmediğimiz sürece kesin fikir edinemez, ön yargıların dışına çıkamayız. İnsan kıyafeti ile karşılanır düşünceleri ile yargılanır.

    Yaşamamız boyunca birçok insanla karşılaşır bir çok insanla tanışırız. İlk defa tanıştığımız bir insan ile ilgili bir bilgiye sahip değilizdir. Onu ancak gördüğümüz duyduğumuz ve dokunduğumuz kadarıyla biliriz.

    İç Anadolu’nun taşra belediyesinin birinde büyük un fabrikası varmış. Şehirde yaşayan köyünü kasabasını pek bilmeyen oranın insanını çok tanımayan Hasan’ın yolu o un fabrikasına düşer. Köyde yaşayan babası rahatsızlanır ve tarlayı sürdürecek, ekini biçtirecek, ekini samanı kaldırtıp ekini un yaptıracak birisine ihtiyaç vardır. Bu işleri yapacak başka kimse olmadığından Hasan köye babasının işlerini halletmeye gider. Hasan ekini biçtirdikten sonra güzelleme koydurur un yaptırmak üzere fabrikasına götürür. Fabrikada un yaptırmak için sırasını beklerken Ahmet amcayı fark eder. Ahmet amca bir köşede gölgede sandalyede oturan sıradan kıyafetleri olan, başında foteri bulunan yaşlıca biridir. Hasan, Ahmet amcanın yanına gider selam verir onunla konuşmaya başlar. Ancak sohbetin başlarında Ahmet amcanın fabrikanın sahibi olduğundan Hasanın haberi bir bilgisi yoktur. Hasan ile Ahmet amcanın sohbeti ilerledikçe birbirleri ile daha fazla bilgi edinmeye daha iyi tanımaya başlarlar. Hasan fabrikayı çok beğenir helal olsun amca adamlar ne fabrika yapmış der. Ahmet amca gözlerini kısarak tebessüm eder ve fabrikanın kendisinin olduğunu söyler. Hasan bunu öğrenince şaşkınlığını gizleyemez fabrikanın Ahmet amcanın olduğunu öğrenince içinden geçirerek görünüşe, yaşa, kıyafete ve konuşmaya bakarak bir fikir beyan etmemek gerekir diye düşünür. Hasan Ahmet amcayı sıradan biri. Onunda un yaptırmaya gelen çiftçi yada fabrikada bekçilik yapan bir çalışan olduğunu düşünmüştür. Ama gerçeği öğrenince ön yargılı olduğunu anlar.

Ön Yargı İle İlgili Bazı Sözler

Ön Yargıları yok etmek atom çekirdeğini parçalamaktan zordur. -Albert Einstein

Birçok insan düşündüğünü sanır, aslında yaptığı sadece önyargılarını düzenlemektir. -William James

Ön yargıları bırakmak için hiçbir zaman geç değildir.-Henry David Thoreau

Hepimiz ön yargıyı kötüleriz ama hala ön yargılıyız.-Herbet Spencer

Ön yargı ve alışkanlığın yardımı olmada odama giden yolu bulamazdım. -William Hazlitt

Ferhat R. KİBAROĞLU

// AYTAR DERGİ

İLK TÜRK KADIN DOKTOR: HATİCE SAFİYE ALİ

 ÂRÂ - Aytar Dergi

  Bu yazımın amacı, Türkiye’ye bolca faydaları dokunmuş, zihinlerimizde yer etmesi gereken önemli insanlarımızdan biri olan İlk Türk kadın doktorumuz Hatice Safiye Ali’nin hayatından ve çalışmalarından söz etmektir. İnanıyorum ki bizler ve ardımızdan gelecek olan nesiller ülkemizin daha iyi yerlere gelebilmesi için emek vermiş insanları tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.

HAYATI

    2 Şubat 1894 tarihinde dünyaya gelen Safiye Ali, Beşiktaş Rüştiyesi’nde eğitimine devam ederken, dördüncü sınıfta Amerikan Kız Koleji’nin rüştiye kısmına geçmiş, buradan idadi ve rüştiye diplomalarını alarak 1916 yılında mezun olmuştur. Çocukluk yaşlarından itibaren edebiyata, müziğe, yabancı dillere olan ilgisi sayesinde çok iyi yetişmiştir. 16 yaşına geldiğinde İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça ve İtalyanca bildiğinden bahsedilmiştir.

    Gençlik çağlarında Osmanlı’da Balkan Savaşları ve ardından I. Dünya Savaşı, ülkede hekime duyulan ihtiyacı bir kere daha gözler önüne sermiştir. Böylece hekim olmaya tamamıyla odaklanmış Safiye Ali’nin önüne bir engel çıkmıştır. Osmanlı’da Darülfünun Tıp Fakültesi daha kadın öğrenci alınmıyordu. O da kısıtlı imkanlar ve dönemin Maarif Nazırı Şükrü Bey’in sağladığı burs sayesinde Almanya’da eğitim almıştır. 1923’te eğitimlerinin bitmesiyle birlikte vatanına hizmet etmek için yeniden Türkiye’ye dönmüştür.

    Almanya’da tanıştığı, Müslüman olup adını Ferdi olarak değiştiren kocasıyla birlikte İstanbul’da muayenehanelerini açarak hasta kabulüne başlamışlardır.  Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfına göre, ilk zamanlar tanınmadığı için muayenehanesine kimse gelmemiştir ve hatta kadın olduğu için düşük vizite ücreti ödemek isteyenler bile olmuştur. 5 yıl süre boyunca yaptığı hekimlikte karşılıksız hizmetlerinin bolca olduğu bilinmektedir. Yine aynı yılda Besim Ömer Paşa’nın teklifiyle, Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Kadınlar Merkezi’nde, çocuk sağlığı hizmetlerinde görev almıştır. Ardından da 1 yaş sonrası hasta ve zayıf çocukların bakımı ile ilgilenmek üzere Hilal-i Ahmer Hanımlar Merkezi Küçük Çocuklar Muayenehanesi’ni kurmuştur.

   Safiye Ali, 1928 yılında yakalandığı kanser hastalığının sebebiyle Almanya’nın Dortmund şehrine gitmiştir. II. Dünya Savaşı yıllarında Almanya’da sivil halka hizmet etmiştir. Almanya’daki bu hizmetlerine karşılık bir sokağa adı verilmiştir.

    II. Dünya Savaşı sonrası yeniden vatanına hizmet etmek için Türkiye’ye dönmüş ancak hastalığının tekrar nüksetmesi üzerine Dortmund’a gidip burada bir süre daha tedavi görmüştür. Tedaviye cevap vermeyen Safiye Ali, 5 Temmuz 1952’de hayata gözlerini yummuştur.

Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah’ın emrettiği şeyi kadın ve erkek beraber olarak ilim ve kültür edinmeleridir. Kadın ve erkek, bu ilim ve kültürü aramak ve nerede olursa oraya gitmek ve onunla dolu olmak zorundadır. İslam ve Türk tarihi tetkik edilirse görülür ki bugün kendimizi bir türlü kayıtları bağlı zannettiğimiz şeyler yoktur. Türk sosyal hayatında kadınlar ilim, kültür ve diğer hususlarda erkeklerden katiyen geri kalmamışlardır. Belki daha ileriye gitmişlerdir. 

 Mustafa Kemal ATATÜRK

Safiye Ali Hanım çocukları muayene ediyor.

ÜLGEN

// AYTAR DERGİ

LOPÇU

  Lopçu - F. R. KİBAROĞLU

  Memleketinde köyünde yaşayan Mehmet adında bir genç varmış. Mehmet hayatını orada sürdürür, ailesi ile birlikte bağıyla, bahçesiyle ve hayvanlarıyla ilgilenirmiş. Bunun dışında bir mesleği olmayıp boş gezermiş.

    Mehmet büyümüş, yetişmiş ve askerlik çağına gelmiş. Askere gideceği gün gelmiş, çatmış ve ilk defa bu sayede köyünden dışarı çıkmış. Bu zamana kadar köyünden başka hiçbir yeri görmeyen Mehmet heybesini hazırlamış, ana-babasıyla helalleşip yollara düşmüş. Askerlik yapacağı şehrin kışlasına ulaşmış ve görevini yapmaya gelen bütün gençler nizamiyede toplanmışlar.

    Komutan nizamiyede toplanan acemi askerlerin mesleklerine göre ayrılmasını istemiş, elektrikçiler bir tarafa, tesisatçılar bir tarafa, boyacılar bir tarafa, fırıncılar bir tarafa ve aşçılar bir tarafa derken bütün askerler mesleklerine göre aynı işi yapanlar ile birlikte gruplara ayrılmışlar, Mehmet tek başına kalmış.

    Komutan tarafından herkese teker teker görev tazmini yapılmış ve sıra Mehmet’e gelmiş.

Komutan – Senin ne asker?

Mehmet –  Mehmet komutanım.

Komutan – Herkes mesleğine göre ayrıldı. Bir tek sen kaldın. Senin mesleğin nedir evladım?

Mehmet –  Komutanım ben lopçuyum.

Komutan – Lopçu musun?

Mehmet –  Evet komutanım, sivil yaşantımda lopçuluk yapıyorum.

    Komutan lopçuluğun ne olduğunu bilmez. Bilmediğini açık etmemek için de Mehmet’e lopçuluk nedir diye sormaz. Lopçuluk hazır yiyici, beleşçi demektir. Mehmet askerliği boyunca hiçbir iş yapamaz. Askerliğini bedavadan yiyip içip ortalıklarda gezinerek bitirir.

    Zaman çabuk geçiyor tabii. Üç gün, beş gün derken; günler günleri takip ederken Mehmet askerliğin sonuna gelmiştir ama komutan lopçuluğun ne olduğunu öğrenememiş ve içi içini yemektedir.

  Komutan dayanamaz ve Mehmet tezkeresini almadan önce onu bir gün odasına çağırır. Çünkü komutanın lopçuluğun ne olduğunu öğrenmesi için Mehmet’e sormaktan başka şansı yoktur. Mehmet komutanın odasına gelir ve komutan ona sorar.

Komutan – Söyle bakalım, lopçuluk nedir? Askere geldiğin ilk gün lopçuyum dedin, lopçu aşağı lopçu yukarı askerliği bitirdin.

Mehmet – Komutanım size lopçuluğun ne olduğunu anlatırım ancak bir göl kenarına gidip piknik yapmaları gerekmektedir.

    Komutan bu duruma sinirlenir ve Mehmet’e sert çıkar. Aklına binbir çeşit şey gelmiştir ama lopçuluğun ne olduğunu da öğrenmek istemektedir.

    Komutan piknik hazırlıklarını yaptırır ve bir göl kenarına giderler. Mehmet göl kenarında çakıl taşlarını toplayıp önüne yığar. Bu taşları teker teker göle atmaya başlar. Bir taşı göle atar, lop diye ses gelir. Bir daha taş atar, yine lop diye ses gelir. 

Komutan – Napıyorsun?

Mehmet – Komutanım benim sivil hayatta bir işim yok, göl kenarına gidiyorum. Akşama kadar göle taş atıyorum.

    Hepimizin etrafında hiçbir iş yapmayıp bir şeye faydasını dokunmayan boş beleş, bedavadan yiyip içen insanlar vardır. Bu hayatta her insanın bir meşgalesi, uğraşı, işi olmalı. Çevresindekilere faydalı olmanın yanı sıra insanın ilk önce kendisine faydası dokunmalıdır.

Ferhat R. KİBAROĞLU

// AYTAR DERGİ

İLK TÜRK ASTRONOT

İLK TÜRK ASTRONOT

İlk Türk astronotumuz Alper GEZERAVCI, uzay yolculuğuna çıkıyor. SpaceX Axiom Space-3 misyonu kapsamında uzayda 14 gün geçirecek olan GEZERAVCI’nın hayatına dair birkaç not düşüp ülkemizi böylesine temsil eden birini tanıtmanın faydalı olduğu kanaatindeyim.

    Hayatı

    2 Aralık 1979 yılında Mersin’de dünyaya gelen GEZERAVCI Hava Harp Okulu’ndan elektronik mühendisi olarak mezun olduktan sonra ABD Hava Kuvvetleri Teknoloji Enstitüsü’nde harekat araştırması bölümünde yüksek lisans yaptı.
    21 yıllık Hava Kuvvetleri kariyerinde F-16 pilotluğu yaptığı bilinmektedir. Uzay seyahati öncesinde yapılan röportajda “5-6 yaşlarında köyde yaşıyordum. İlk kez uçak gördüğümde yanımda büyükannemin olduğunu hatırlıyorum. ‘Ben bu uçağı kullanacağım nene’ dediğimi hatırlıyorum. Demir kanatlarla çıkabildiğim en yüksek irtifa şu ana dek 51 bin fit oldu. Mavi gezegene çıplak gözle yukarıdan bakmak nasıl bir his olacak çok merak ediyorum. Kanatsız bir halde uzayda uçabilmek muhteşem bir his olacak.” yorumlarında bulunmuştur.
 

    Uzayda Yapılacak Çalışmalar

    NASA daha öncesinde “NASA, Axiom ve SpaceX ekipleri, son dönemdeki olumsuz hava koşulları ve SpaceX’in fırlatma planındaki değişiklikler nedeniyle Axiom 3 Misyonu’nu Kennedy Uzay Merkezi’nden 18 Ocak Perşembe gününden önce fırlatmayı hedeflemiyor. Türkiye’nin insanlı ilk uzay misyonunda ilk Türk astronot Alper GEZERAVCI, misyonda İspanyol, İtalyan ve İsveçli astronotlarla birlikte görev alacak.” açıklamalarında bulunmuştu.

   Türkiye’nin insanlı ilk uzay misyonu kapsamında GEZERAVCI‘ya TÜBİTAK UZAY’ın talebi üzerine Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü tarafından, milli ‘TA5TRU’ çağrı işareti tahsis edilmişti.

   GEZERAVCI’nın uzayda yüksek mukavemetli alaşım üretiminden radyasyonun astronot vücudundaki kanser için öncel lezyonlara, mikro yerçekimindeki kurşun lehimlemeden propolisin uzay ortamında insan etkilerine kadar 13 farklı alanda deneyler gerçekleştirmesi hedefleniyor.

    Cumhuriyet, köyde yaşayan bir Türk çocuğunun uzaya çıkmasını sağlayan bir ruh olarak 100. yılında yine kendisini hissettirmiştir. Ülkemizin bilim camiasında daha büyük hedeflerle ilerlemesini gönülden isteyerek sözlerimi burada sonlandırıyorum.

ÜLGEN

// AYTAR DERGİ

İŞTE BENİM GELECEĞİM #ŞİİR

İŞTE BENİM GELECEĞİM #ŞİİR
Çok uzak değil, belki de bir nefes kadar yakın,
Bir bakmışsın kalıvermişim yalnız odalarda.
Ne bir ses var duyacağın, ne bir ses var duyacak,
Kendi kendine konuşup belki de gölgem
arkadaş olacak.
Derler ki yalnızlık ALLAHA mahsus tek odur.
O yücedir ve her şeye kadirdir, çünkü O
YARADANDIR.
Yalnızlık ona, belki de birde benim hüzünlü
Yüreğime yazılmış.
Alın yazısı gibi, kader gibi, yaşamak zorunda
olduğun ömür gibi.
Hep beklersin, ümit edersin, en acısı da kolay
olanı seçmeyi,
Zor olanlar acı verir, emek ister, savaş ister,
hak olanı kazanmayı.
Tutmak istersin kanadından, uçuverir elinde
beklediğin yaşam.
Bir bakmışsın tenha bir köşede, beyaz tenli,
gözü yaşlı, bir nine,
Gözleri dalıp gitmiş, hayal meyal hatırladığı
Gençliğine geçmişine,
İkişer ikişer atladığı hayat basamakları,
dönüşmüş koca bir tepeye.
Kalmamış dizinde derman, beli bükülmüş,
katlanmış koca beden ikiye.
Sönmüş gözünde ışıklar, gönül yorgun,
beden yorgun, asırlık nineye.
Koca bir hayat, biten ümitler, minicik bir beden, ne kaldı geriye.
Ümitlerine, sevdiklerine, emeklerine yüreğindeki en büyük aşkına veda ederek.
Beklediği, başını koyacağı, huzur içinde yatacağı, sıcak bir avuç toprak.
İstersin, hem de çok istersin, yıllarca özlemini, hasretini çektiğin aşkın gibi.
Ta ki ölüm denen yaşam, bir gün gelip,
senin kapını çalana kadar,
Cennette yolunu bekleyen sevdiğin, aşkıyla sımsıkı sarana kadar.
Ruhun bedeninden ayrılıp, evlatların, dostların sana veda edip,
Topraktan geldiğin, ve toprağa döndüğün son nefesini verene kadar!
Fatma SAYILIR.

23.11.2006

Saat : 17.30

Aytar Dergi