17 Aralık 1770 doğumlu olan Alman besteci ve piyanist Ludwig van Beethoven, 9 senfoni, 5 piyano konçertosu, 32 piyano sonatı, 16 yaylı dörtlüsü ve Fidelio operası ile dünyada kendinden çokça söz ettiren ve hala parçaları dinlenen biridir. Aralarında, Do-diyez minör 14. Piyano Sonatı olarak geçen bir parçası vardır. Dünya bu parçayı Moonlight Sonata (Ay Işığı Sonatı) adıyla bilmektedir. Sizlere bu parçanın çıkışındaki hikayeyi anlatacağım.
Beethoven, hikayeyin konusu içinde olan 1801 yıllarında yalnızlık ve sağlık problemleri çekiyordu. Psikolojik olarak pek kötü durumdaydı. Bir gün Viyana sokaklarında dolaşırken apartmanların birisinden piyano sesleri duyar. Sesin, bir apartmanın ikinci katındaki açık camdan geldiğini fark eder. Piyanonun çok güzel çaldığını düşünür ve dairenin kapısına gidip kapıyı çalar. Kapıyı açan kadın karşısında Beethoven’i görünce şaşkınlık ve heyecan duyguları birbirine karışır. O da, piyanoyu böyle güzel çalan kişiyi görmek istediğini ve kapıya gelme sebebinin bu olduğunu söyler. Kadın da piyanoyu çalan kızına Beethoven’in geldiğini söyleyince kız heyecanlanır ve hemen ayağa kalkar. Kızın görme engelli olduğunu fark eden Beethoven, “Lütfen benden bir şey isteyin.” dediği söylenir. Piyanonun tuşlarının hissedilerek böyle çalınması karşısında, kız ne isterse onu yapmaya hazırdır. Kız; “Ben hiç ay ışığı görmedim, bana ay ışığını anlatır mısınız?” der. Beethoven bu durumdan etkilenerek piyanonun başına geçer ve Moonlight Sonata’yı doğaçlama olarak orada besteler.
ÜLGEN
// AYTAR DERGİ
GENÇLİK SOSYOLOJİSİ
GENÇLERİN İNTİHARA YÖNELİMLERİNİN PERDE ARKASI
Geçmişten günümüze kadar ruhsal problemlerin yaşandığı bir olgu olan intihar genç bireyler üzerinde artmaya başlamıştır. İntihar, yaşamın sonlandırılmasına yönelimde olan bir eylemdir. İntihara gönüllü ölüm de denebilir (Gökçe, 1987). İntihar olgusunun hem bireysel hem de toplumsal yönleri vardır, sadece bireye indirgenemez (Köse ve Arslan, 2019). İntihar olaylarında toplumun veya bireylerin aileleri ve sosyal çevreleri, sadece bireylerin ruhsal problemlerinden kaynaklandığını düşünürler ancak intihar toplumsal bir olgudur. Bireyin intihar eylemine başvurmasında ki nedenler genel olarak irdelenmez ve birey suçlanmış olur. İntihara ulaşmadaki asıl neden bireyin sosyal çevresi, ekonomik durumu, aile yapısı ve hayat şartları gibi birçok durum bireyin ruhsal dengesini bozmakta ve kendi yaşamlarını sonlandırma eylemine iter.
Bireyler ergenlikle beraber yaşamlarının en önemli dönemlerinden birindedir ve buradaki en önemli intihar etkenleri aile, sosyal çevre ve okuldur. Bu dönem ergenler de kimlik arayışı ve kimlik belirleme olarak da nitelendirilebilir. Bu süreçteki birey için en büyük psikolojik tehdit ise kimlik karışıklığıdır. Bu karışıklığın nedeni sosyal çevre, kendi iç dünyaları ve gelecek kaygısından dolayı ortaya çıkan karışıklıktır (Demir, Görgün Baran ve Ulusoy, 2005). Bu kritik dönemde ailenin büyük bir rolü vardır. Bireyi anlamalı, kimlik arayışında doğru yönlendirmeli ve bireyin farklılıklarını göz önünde bulundurmalıdırlar.
Aile, bireyin psikolojik desteğini sağlamalı ve bireye güven duygusunu aşılamalıdır. Aileleri tarafından yalnız bırakılan ergenler hem kimlik belirlemede hem meslek seçiminde hem de psikolojik açıdan gelişimini olumsuz etkilemektedir. Bireyler ilgisiz ailelerin dikkatlerini çekmek ve kendilerini fark ettirmek amacıyla birden fazla yönteme başvururlar. Bunlardan en ağır ve tehlikeli olanı ise intihar girişimidir. Bazı bireyler kendilerini öldürmeyecek kadar küçük bir girişimde bulunarak ailelerinden görmek istedikleri ilgi, sevgi, şefkat gibi duyguları ancak ölüm korkusunu yaşatırlar ise o duygulara ulaşabileceklerini düşünürler. Bazı birey ve ailelerinde bu işe yarasa bile her ailede aynı sonucu göremeyebiliriz. Dolayısıyla bu ilk intihar girişiminden daha da tehlikelidir.
Ergen bireyler yineleyici intihar girişimlerine başvururlar bu bir çeşit aile bireylerini cezalandırma yöntemi olarak düşünürler. İntihar eyleminin gerçekleştirilmesinden sonra tekrarlama olasılığı çok yüksek ve tehlikelidir, ölümle sonuçlanabilir (Sayıl ve Can, 2004). İntihar girişimlerinin çoğalması ile birlikte bireyin saldırganlık düzeyini de arttırmaktadır.
Aile içi iletişimin bireydeki saldırganlık düzeyini azaltmada çok büyük rolü vardır ancak bu yok edilemez ise bireyin daha büyük problemlerin içine girmesi çok olası bir olaydır. Bireyde ki bu saldırgan davranışlar sadece aile hayatını değil sosyal çevresini de etkilemektedir. Saldırgan bireyler toplumda her zaman ilk fark edilen ve dışlanan bireylerdir. Gerek okul hayatında gerek ise arkadaş çevresinde saldırganlığın getirdiği dışlanma ve başarısızlık ile yüzyüze getirmektedir.
Birey kendini törpülemez ise okul hayatında ki başarı, saldırganlık yüzünden okul ve arkadaşlarından uzaklaşma ve bununla gelen başarısızlıkla kendi kabuğuna çekilme durumuna girmektedir. Girilen durum ile beraber yalnızlık duygusuyla tanışır ve depresyona girmemesi için hiçbir neden kalmamıştır. Depresyon görülmesi yüksek olan ve işlevselliğin bozulmasına yol açan ruhsal bozukluktur (Arslan, 2018). Depresyona girilmesi ile beraber düşünmemek, uyku problemi çekmemek için, unutmak için gibi unsurlardan dolayı madde bağımlılığıyla karşılaşılabilir. Madde bağımlılığı, bireye hem sağlık problemini hem de ruhsal bozukluk ve yıpranmayı beraberinde getirir. Aile bireyleri bu durumu fark ettiklerinde henüz geç olmamak ile beraber ergen bireyin yanında olduklarını hissettirmeli ve ona profesyonel bir psikolojik destek alması hakkında ikna etmelidirler. Bu süreçte ailenin, ergen bireyin yanında olduğunu, bu desteği alırken onunla birlikte hareket edip ona bu sürecin geçeceğini ve yaşamın güzelliklerini, intiharın bir çözüm olmadığını hissettirmeleri gerekir.
SONUÇ
Sonuç olarak aslında tüm bu kavramlar birbirleriyle ilişkilidir. Birey herhangi bir noktada kendini ele verir ise arkasından tüm bu olay ve olgular beraberinde gelmektedir. Bireylerin intihar eylemine yönelmeleri sadece kişisel değil aslında toplumsal bir olayın olduğunu görmekteyiz. Bu süreçlerde aile ve sosyal çevrenin desteği bir insanın hayatının yönünü değiştirebileceği, intihar olgusunun “ama” sını değil “asıl” ını görmenin daha iyi bir yöntem olduğunu kanıtlamaktadır.
KAYNAKÇA
Arslan, Irmak. (2018). Bilinçli Farkındalık, Depresyon Düzeyleri ve Algılanan Stres Arasındaki ilişki. Birey ve Toplum Sosyal Bilimler Dergisi. Cilt:8 (2). Ss:73-86.
Gökçe, Birsen. (1987). BİR TOPLUMSAL OLGU OLARAK “İNTİHAR”. Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi. Cilt:5(1-2).
Görgün Baran, A., Özcan Demir, N., ve Demet Ulusoy. (2005). Ergenlik Döneminde İntihar Algısı: Lise Son Sınıf Gençliği örneği. Hacettepe üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi. Cilt:22(1). Ss: 259-270.
Köse, Ayşe ve Fatih Arslan. (2019). Sosyolojik Bir Olgu Olarak İntihar. Cumhuriyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi. Cilt: 43(1). Ss: 1-20.
Sayıl, İ ve Serdar S. Can. (2004). Yineleyici İntihar Girişimleri. Kriz Dergisi. Cilt:12(3). Ss: 53-62. İndirme Aralık 29, 2020.
CEREN YİĞİT
// AYTAR DERGİ
ÇAĞIMIZIN HASTALIĞI: BEL AĞRISI
BEL AĞRISI NEDİR?
Bel ağrısı, omurganın bel bölgesinde hissedilen ağrıdır. Bel bölgesi, kaburgaların altından başlayıp bacakların üstüne kadar olan bölgeyi kapsar.
Bel ağrısı üst solunum yolu hastalıklarından sonra en çok görülen hastalıktır. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) verilerine göre, her yıl dünya çapında 540 milyon kişi bel ağrısı yaşamaktadır. Bu, dünyadaki yetişkin nüfusunun yaklaşık %10’una denk gelmektedir. Her yaştan insanı etkileyebilir, ancak en sık 35-55 yaş arası kişilerde görülür. Erkeklerde kadınlara göre biraz daha fazla görülür. Bel ağrısının nedenleri arasında mekanik sorunlar, disk kayması, fıtık, omurga tümörleri, enfeksiyonlar ve inflamatuar hastalıklar yer alır.
Bel ağrısının belirtileri şunlardır:
·Bel bölgesinde hissedilen ağrı, hassasiyet, hareket kısıtlılığı, sızı, uyuşma veya karıncalanmadır.
Bel ağrısı, yaşam kalitesini önemli ölçüde düşürebilen bir durumdur. Ağrı, günlük aktiviteleri yapmayı zorlaştırabilir ve iş verimliliğini azaltabilir. Bel ağrısının tedavisi, ağrının şiddetine ve nedenine bağlı olarak değişir. Hafif vakalarda, dinlenme, ağrı kesici ilaçlar ve kas gevşetici ilaçlar ile ağrı kontrol altına alınabilir. Daha şiddetli vakalarda, fizik tedavi, manuel terapi veya cerrahi gerekebilir.
OTURARAK ÇALIŞANLARDAKİ RİSK NEDİR?
Oturarak çalışan insanlarda bel ağrısı riski daha fazladır. Bunun nedeni, uzun süreli oturmanın omurgayı destekleyen kasları zayıflatmasıdır. Zayıf kaslar, bel omurgasını destekleyemez ve bu da ağrıya neden olabilir. Oturarak çalışan insanlar, bel ağrısı riskini azaltmak için aşağıdaki önlemleri alabilirler:
Doğru duruşu koruyun.
Sağlıklı bir kiloyu koruyun.
Düzenli egzersiz yapın.
Ağır cisimleri doğru şekilde kaldırın.
Ara sıra ayağa kalkın ve hareket edin.
Oturarak çalışan insanlar için doğru duruş, sırtınızı dik tutmayı, omuzlarınızı gevşetmeyi ve bacaklarınızı yere paralel tutmayı içerir. Ayrıca, her 20-30 dakikada bir ayağa kalkıp hareket etmek önemlidir. Bu, kan dolaşımını artırmaya ve kasları gevşetmeye yardımcı olacaktır. Oturarak çalışan insanlar için düzenli egzersiz yapmak da önemlidir. Egzersiz, kasları güçlendirmeye ve bel ağrısı riskini azaltmaya yardımcı olur. Egzersizler arasında yürüyüş, koşu, bisiklete binme ve yüzme gibi aerobik egzersizler ile karın ve sırt kaslarını güçlendirmeye yönelik egzersizler yer alır.
Ağır cisimleri doğru şekilde kaldırmak bele binen yükü %70’e kadar azaltabilir. Ağır cisimleri kaldırmadan önce dizlerinizi bükün ve sırtınızı dik tutun. Cismi vücudunuza yakın tutun ve kaldırmak için bacaklarınızı kullanın. Oturarak çalışan insanlar, bu önlemleri alarak bel ağrısı riskini azaltabilir ve yaşam kalitelerini iyileştirebilirler.
BAYBARS
// AYTAR DERGİ
İLETİŞİM SOSYOLOJİSİ
Bu çalışmanın temel amacı medyanın toplum üzerindeki olumlu veya olumsuz etkilerini incelemektir.
Günümüzde daha da gelişmekte olan medya, teknolojinin de getirdiği imkanlar ve kolaylık beraberinde topumu etkisi altına almış ve çoğunlukla da medyanın gücü yönetmektedir. Bu çalışma nitel araştırma yöntemiyle hazırlanmıştır.
KAVRAMSAL ÇERÇEVE
Medya
Medya kavramı köken olarak ele alındığında Latinceden türediği görülmektedir. Latince; ortam, araç gibi anlamlara gelen medium sözcüğünün çoğulundan medya kavramı türetilmiştir. Kavram; her çeşit bilginin bireylere veya topluluklara aktarılması yoluyla gerçekleşen bilgilendirme, eğitme vb. temel sorumluluklara sahip olan görsel ve işitsel araçlar bütünü olarak tanımlanmaktadır (Zafer ve Vardarlıer, 2019). Bilgilerin toplanması ve aktarılmasında ki araç da denebilir. Bunlar yazı, görsel veya işitsel olarak herkesin kolayca ulaşabildiği aktarma aracıdır. Günümüzde iletişimde büyük rol oynamaktadır.
Kamuoyu
Halkı ilgilendiren belli bir mesele hakkında, belirli bir zamandaki “genel yargı” yahut ortak kanaattir. Ancak burada şu hususu unutmamak gerekir ki, belirli bir mesele hakkında herkesin aynı ortak görüşü benimsediği hiçbir zaman söylenemez. Tam tersine, söz konusu mesele ile ilgili olarak toplumda birbirine karşıt birçok görüş ortaya çıkacaktır. Buna cevap olarak çoğu zaman kamuoyu olarak kabul gören kanaatin, çoğunluk tarafından desteklenen görüşleri içerdiğini iddia etmek mümkün ise de, aynı şekilde bu kanaatlerin birkaç kişi tarafından kuvvetlice desteklenmesi de mümkündür (Temizel, 2008). Bir konu hakkında kişilerin medya aracılığıyla belli bir fikire ortak olmaları durumuna denir. Aynı anda birden fazla yargı- kanaat getirilebilir, kişiler aralarında savundukları kanaatleri tartışabilirler. Bu noktada medyanın gücü kamuoyuna hükmetmiş olmaktadır.
ANALİZ
Emine Bulut cinayeti örneği
Emine Bulut cinayetinde en çok vurgulanan anne ve kızının çığlıkları olmuştur. Saldırı esnasında anne ve kızı arasındaki diyalogda kullanılan annenin “Ölmek istemiyorum” ile kızının “Anne lütfen ölme” şeklindeki sözleri kadına şiddetin sloganı olmuştur. Anne ve kızının bu çığlıkları gazeteler tarafından “Türkiye’deki kadın cinayetlerine” dikkat çekmek amacıyla kullanılmış ve bu çığlık, şiddete uğrayıp cinayete kurban giden bütün kadınlar adına vurgulanmıştır. Tüm gazeteler çoğunlukla olayın gelişimini, olay üzerine gelen tepkileri duyururken kimi gazeteler de birtakım eleştiriler geliştirmiştir. Bu eleştirilerin odağında hükümetin politikaları ile RTÜK yer almıştır.
Televizyon ekranlarındaki programlarda şiddetle ilgili sahnelere göz yumması RTÜK’ün eleştirilmesini sağlamıştır. Ayrıca kadın cinayetlerine rağmen reyting için televizyon kanallarının şiddet sahnelerini sürdürmeleri eleştirilmiştir. Bazı gazetelerin eleştirdiği diğer bir durum ise, saldırı anında çevreden geçen kimi vatandaşların ambülans çağırmak yerine saldırıyı cep telefonlarıyla kaydetmeleri olmuştur.
Gazeteler bu durumu “vicdansızlık” olarak yorumlamıştır (Nisan ve TUNCEL, 2020). Emine Bulut cinayetinde gördüğümüz hem toplumsal hem de politik açıdan değerlendirmeler bulunmaktadır. Medya kuruluşlarından bazıları ülkedeki kadın cinayetleri konusunda eksikleri söylerken bir diğer yönden manevi açısını gözler önüne sermektedir. Gazetelerin “vicdansızlık” olgusunu kamuoyuna işlemektedir. Komuoyunda iki kanaat geliştirilmiştir. Birincisi videoyu çekenlerin ambulansı aramak yerine kayda almalarındaki vicdansızlık, diğeri ise
yapılan cinayeti halka göstermek olmuştur. Bu olguları ele aldığımızda medyanın engellenemeyen gücünü de görmek durumundayız.
SONUÇ
Günümüz imkanları ile birlikte gelen medyanın toplum üzerinde gözle görülür bir etkisi vardır. İnsanlar medya aracılığıyla içinde yaşadıkları toplumdan ve kültürden haberdar olur ve tanırlar. Yaşadıkları bu topluma yönelik ortak tutumlar üretir ve birlik olurlar. Ortak tutumları birbirlerine karşı olsa bile kendi aralarında tartışır ve çözümler üretirler. İçinde yaşadıkları toplumda örneğin bir cinayet işlendiğinde ve bunu görsellerle karşıya aktardıklarında sosyal medya üzerinden bir olup, birbirlerini destekleyerek halka ve hatta adalete sığınırlar. Emine Bulut cinayetinde ‘’ölmek istemiyorum’’ ve “anne lütfen ölme” çığlıkları medya aracılığıyla duyulmuş ve kulaklarımıza kazınmıştır. Olayın ardından halk medya aracılığıyla ayağa kalkmış ve o katilin bulunması için seferber olunmuştu. Sosyal medyada, bu cinayetin ardından birbirlerini hiç tanımayan kadınlar bir olup Emine Bulut’un sesi olmaya çalışmışlardır. Olayın ardından sosyal medya
haricinde ki kitle iletişim araçları (örneğin; televizyon, gazete ve dergi) ile medya aracılığıyla kamuoyuna ortam tutumlar aktarılmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla medya, kamuoyu üzerinde kaçınılmaz bir araç olmuştur.
KAYNAKÇA
Nisan, Fatma ve Işık Tuncel. (2020). Kadına Şiddetin Haberlerde
Sunumu: Emine Bulut Örneği.Uluslararası
Kültürel ve Sosyal Araştırmalar Dergisi. Cilt:6(1). Ss:104-123.
Temizel, Handan. (2008). Kamuoyu Kuramları ve Kamuoyu Oluşumunda Kitle
İletişim Araçları. Sosyal Ekonomik Araştırmalar Dergisi. Cilt: 8(15).
Ss: 123-146.
Zafer, Cem ve Pelin Vardarlıer. (2019). Medya ve Toplum. Selçuk
Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Dergisi. Cilt:22(2). Ss:
355-361.
CEREN YİĞİT
// AYTAR DERGİ
TOHUMDAN FİDANA – ÇOCUK GELİŞİMİ
Çocuk yetiştirmeyi birçok şeye benzetebiliriz. Çocuğun kimin elinde hangi ortamda ve hangi şartlarda gelişimini sağladığı önemlidir. Bir ağaca, değerli bir madene, kumaşa ve bunun gibi kişiden kişiye değişen birçok şeye çocuğu benzetmek mümkündür.
Toprağa ekilen tohum önce fide daha sonra fideden ve fidelerin de kök, gövde ve dallarının gelişimlerini tamamlamasıyla ağaçlar oluşur. Tohumla başlayıp ağaç oluşumunu tamamlayana kadar geçen sürede ve sonrasında toprağı işlemek ve bakımını yapmak ihtiyaçlarını karşılamak önemlidir. Tohumu toprağa ekmek yetmez. Tohumu toprağa ektin ilgilenmedin bakımını yapmadın ve korumadın sonucunda cılız bakımsız ve verimsiz bir ağaç ortaya çıkar bu besinsiz ağaçta verimsiz olur ve zamanla kurur.
Madenlerde değerli ve değersiz madenler olmak üzere ikiye ayrılır. Maden değerini bilen ellerde iyi işçilikle ustalıkla bilinçli olarak işlendiğinde değerli bir maden haline gelir. Bir çocuğunda değerini bilir onu maden işler gibi ince ince işler ve onu değerli kılacak niteliklerini ön plana çıkarırsak tohum tarafından kabul gören değerli bir birey haline gelir.
Bir diğer değinilmesi gereken konu da kaderdir. Kaderi iyi ise onu değerli hale getirecek ortamlarda ve kişilerle karşı karşıya getiren hayatın tam kendisidir. Bana göre her şeyin bir kaderi vardır, ipek bir kumaş olsanız fark etmez ancak değerini anlayan iyi bir usta karşısına çıkarsa kumaşı ustalıkla keser, biçer, dokur ve neticesinde paha biçilmez bir elbise yapar. Kumaşın karşısına değerini bilmeyen ustalıktan yoksun biri çıkarsa bir çok kumaştan çuval yapar ve bir köşeye atar.
Çocuğun gelişiminde bir ağacı büyütür gibi emek veren onu yetiştiren sıradan bir madeni ince bir işçilik ile işleyen değerli bir maden haline getiren usta terzi gibi alacak büyük bir ustalıkla keserek biçerek dikecek ve pahalı bir elbise haline getirecek kişi öncelikle anne-babası ve ailesidir.
Ferhat R. KİBAROĞLU
// AYTAR DERGİ
SİNOPLU DİYOJEN’DEN BÜYÜK İSKENDER’E TARİHE GEÇEN SÖZLER
Milattan önce 4. ve 5. yüzyıllar arasında Yaşamış Diyojen ya Diogennes Yunan kolonilerinden birisi olan Sinop’ta doğmuştur. Babasının ve iddia edilenlere göre kendisinin de karıştığı suçlardan dolayı Atina’ya sürülmüştür. Sokrates’ten ders alan Antisthenes, kendi felsefesini Diyojen’e öğreterek onun ünlenmesinde önayak olmuştur. Asıl üne kavuşması Büyük İskender ile sohbetinden sonra olmuştur.
Zamanın bütün medeniyet değerlerini reddeden Diyojen, insanın mutlu olması için gereken şeyin minimum seviyede eşyaya sahip olmak olduğunu düşünmüştür. Bu yüzden sahip olduğu malları arasında su içmek için bir tas ve barınmak için fıçıdan başka bir şey bırakmamıştır…
Bir gün bir derenin dibinde avcuyla su içen bir çocuğu gördüğünde tasa da ihtiyacının olmadığını düşünüp onu yere bırakmıştır.
Yine günlerden bir gün fıçısının içinde uzanıp güneşlenirken, zamanın en önemli insanlarından Büyük İskender onu ziyarete gitmiştir. Büyük İskender, felsefeye ilgi duyduğu gibi filozoflara da önem veren bir şahıstır. Onun yanına gidip “Dile benden ne dilersen” benzerinde bir soru sormuştur. Nihayetinde istediği her şeyi yapabilecek gücü kendinde bulundurduğunu düşünmüştür. Diyojen ise bu soruya “Gölge etme başka ihsan istemem” yanıtını vermiştir.
Büyük İskender’in bu cevaptan sonra kıkırdayan askerlerine dönüp “Eğer İskender olmasaydım, Diyojen olurdum” dediği iddia edilmektedir. Diyojen’in tarihe geçmiş bu cevabının sebebinin ne olduğu konusunda fikir ayrılıkları yaşanmaktadır. Birçok insan parmağıyla güneşi göstererek, güneşi veremeyeceğini ve veremediği şey için de güneşlenmesini engellememesini belirttiğini vurgularlar. Diyojen’nin eşyalar ve asıl mutluluk ile ilgili düşüncesinden yola çıkılırsa bu cevap nefsini nasıl kontrol altında tuttuğunu göstermektedir.
ÜLGEN
// AYTAR DERGİ
ARAF #hikaye
Kavuşamayanların hikayeleri her zaman dillere destan olmuştur. Peki ya kavuşabilenler? Onların da anlatılmaya değer özellikleri vardır. Asıl kimin hikayesi olur biliyor musun? Arafta kalanların ve sadık olanların. Ben de sizinle böyle bir arafta kalandan ve sadık olandan bahsedeceğim.
Bundan 10 yıl önce varlıklı Yun krallığının topraklarında dolaşıyordum. Hemen denizin kıyısındaki yolun diğer kenarında bir sürü dükkan sıralanmış ve tüccarlar ellerindeki malları bağırarak tüketicilere ulaştırmaya çalışıyordu. Bense işimi çoktan halletmiş bir tüccar olarak memleketime dönecek olan gemi kalkana kadar farklı bir şeyler görme arayışında başıboş dolanıyordum. Köle tüccarını dinleyenler arasındayken dikkatini bana da vererek bütün hepsini tanıtıyordu. Aralarında denize dayanıklı olanını ararken “Sam kadar sadık!” cümlesini söyleyerek birini öne çıkarmıştı. – Sam da kim? – Buralara işin düşüp nasıl bilmezsin? On meteliğe anlatırım. Tüccarın bugün eli boş dönmek istemediğini fark ederek heybemden parayı çıkarıp anlatmasını kabul etmiştim. Pazarın hemen yanındaki oturaklara geçerek anlatmaya başlamıştı. Denizin karşı kıyısında bulunan Kun ülkesinde yaşayan Sam adlı bir delikanlı varmış. Gençliğinde deniz kıyısında bir gemi ustasının çırağı olarak çalışıyormuş. Yazın sonlarına doğru bir tüccar teknesinin tamiri için bu çırağa ve ustasına emanet edilmiş. Yolcuları ise bu tamirhaneyi gören handa konaklamaya karar vermişler. Yolcuların arasında teknenin ikinci adamının bir kız çocuğu varmış. Çırakla aynı yaşlardaymış. Hanın bahçesinden sürekli birbirlerine bakmaya başlarken buldukları en kısa vakitte bile birbirlerine birkaç cümle söylemeye çalışıyorlarmış. Bu gizli sevda buluşmalarında Sam genç kızın Yun ülkesinden olduğu ve bir daha iki sene sonra topraklarına varabilecekleri haberini almış. Tamiratın son gününde ise ikili genç kızın varacağı tarihte Yun’da buluşmak üzere sözleşip tekneyi açık denizlere salmışlardı. Sam her gün iki sene sonrasının hayallerini kurmuş ve sevgilisiyle güzel bir hayatı olması için bütün parasını biriktirmeye uğraşmıştı. Bir gün mensubu olduğu Kun krallığı veraset anlaşmazlığı sebebiyle Yun krallığı ile ticaret ilişkilerini kesmeye karar verdiğini açıklamıştı. Bundan sonra iki krallık arasında hiçbir hür insan gidip gelemeyecekti. Sam haberi alınca kahrolmuş ve Yun’a geçebilmenin yollarını düşünmeye başlamıştı. Buluşmanın gelmesine sadece aylar kalmıştı. Yasalar hakkında da hiçbir değişiklik bulunmuyordu. Sam içten içe çürüyor, artık yapabileceği son şeyin su cezası olduğunu görüyordu. Su cezası, Kun’da yılın yağmurlu ve fırtınalı geçen haftalarında ciddi suçluların denize salınma cezasıydı. Derilerine vurulan büyükçe bir damga ile denize salınan bu suçlular, devasa büyüklükteki Kun’un hiçbir kıyısına damgaları yüzünden çıkamıyor ve tek seçenek olarak Yun topraklarına varmaya çalışıyorlardı. Salınanların hepsi de bir saat içinde boğulmuştu. Sam, en kötü ihtimal üzerine tasarladığı planı yerine getirmeye başlamış, ciddi suçlardan biri sayılan bir soylunun canına kast etmeyi planlıyormuş gibi yapmıştı. Olay sonucunda Sam hain ilan edilerek birkaç gün sonra üzerine vurulan yeşil damga ve eline verilen minik bir tahta parçası ile onu denize atmaya hazırlamışlardı. Bütün umutsuzluğuyla ustasının onu gözyaşlarıyla izlediğini gören Sam, bütün dikkatiyle beklerken arkasından vurulan bir tekmeyle denize düşmüş ve yüzmeye başlamıştı. İki saatin sonunda gözden kaybolduğunu gören Kun halkı, onun en uzun süre dayanan kişi olduğunu düşünürken Yun kıyılarında görülen ise bir ilkin başarılmış olmasıydı. Bütün herkes şaşkınlık içinde ona bakarken, üzerindeki damgadan ve Kun vatandaşı olduğundan dolayı onun köle statüsünde olduğunu varsaymışlardı.
Bütün itirazlarına rağmen en az beş yıllık köle olabileceğini söylediklerinde en azından kıyıda çalışmasının mümkün olması için herkese yalvarmıştı. Köleliğinin ilk aylarında sevgilisiyle buluşacağı günler gelip çatmış ama kendisinden en ufak bir haber alamamıştı. Kıyı esnafı aylar boyu “Kız bugün de yok,” diyerek Sam’le alay ediyordu. O kadar sefalete rağmen iyice irileşen Sam ise bir gün sinirini tutamayıp esnaflardan birini bu alay üzerine tek yumrukla yere sermiş, onu öldürmüştü. Yaşanan bu olaydan sonra Sam 10 yıl daha köle cezası almış ve ünü her yere yayılmıştı. O da hayatı boyunca burada, sevgilisini bekleyerek bir ömür geçirmişti. İşte “Sam kadar sadık” buradan çıkmıştı.
ÜLGEN
// AYTAR DERGİ
METE HAN DÖNEMİ HABERLEŞME YÖNTEMLERi VE ISLIKLI OKLAR
Mete Han döneminde kullanılan haberleşme yöntemleri, o dönemdeki teknolojinin sınırlamalarına göre oldukça gelişmişti. Mete Han, imparatorluğunun geniş topraklarında hızlı ve güvenli bir şekilde haberleşme sağlamak için çeşitli yöntemler geliştirmiştir.
Mete Han döneminde kullanılan haberleşme yöntemlerinin başlıcaları şunlardır:
Atlı Haberciler
Mete Han, imparatorluğunun her yerine hızlı ve güvenli bir şekilde haber iletmek için atlı haberciler kullanmıştır. Bu haberciler, iyi eğitimli ve güçlü atlara binmiş kişilerden oluşuyordu. Haberciler, gece gündüz demeden yollarda at koşturarak imparatorluğun her yerindeki komutanlara ve görevlilere mesajlar iletiyordu.
Bayraklar ve İşaretler
Mete Han, imparatorluğunun sınırlarında ve yollarda bayraklar ve işaretler kullanarak haberleşme sağlamıştır. Bu işaretler, gündüz ve gece farklı şekillerde kullanılarak mesajlar iletilebiliyordu. Örneğin, gündüz bir bayrağın belirli bir yöne doğru çevrilmesi, gece ise bir ateş yakılması belirli bir mesajı ifade ediyordu.
Duman Sinyalleri
Mete Han, imparatorluğunun sınırlarında ve yollarda duman sinyalleri kullanarak haberleşme sağlamıştır. Bu sinyaller, gündüz ve gece farklı şekillerde kullanılarak mesajlar iletilebiliyordu. Örneğin, gündüz bir duman sütununun belirli bir yöne doğru yükselmesi, gece ise bir ateş yakılması belirli bir mesajı ifade ediyordu.
Güvenli Yol Ağları
Mete Han, imparatorluğunun her yerinde güvenli yol ağları oluşturarak haberleşmenin daha hızlı ve güvenli olmasını sağlamıştır. Bu yo
ağları, atlı habercilerin rahatça yol alabilmesi için düzgün bir şekilde düzenlenmişti.
Islıklı Oklar
Mete Han, ordusunun birliğini ve disiplinini sağlamak için kullanmıştır. Ucuna açılan delikler, temren mili, yün iplik vs.
sayesinde fırlatıldıktan sonra ıslık sesi çıkaran oklardır. Bu ses, uzak mesafelerden bile duyulabilir.
Islıklı oklar, savaşta da kullanılmıştır. Düşman askerlerini korkutmak ve morallerini bozmak için ıslıklı oklar atılırdı.
Islıklı oklar Türklere özgü bir silahtır. Moğollar da ıslıklı okları kullanmış, ancak Türkler kadar yaygın olarak kullanmamıştır.
Mete Atını Hedef Gösterir
M.Ö. 200’lü yıllar. Asya’nın geniş bozkırlarında Hun Türkleri hüküm sürüyordu. Hunların hükümdarı Mete Han, cesurluğu, zekası ve askeri dehasıyla tüm dünyaya nam salmıştı. Mete Han, küçük yaşlardan itibaren okçuluk konusunda çok yetenekliydi. Kendisi için özel olarak tasarlanmış ıslıklı okları vardı. Bu oklar, uçlarından çıkan delikler sayesinde
uçarken ıslık sesi çıkarırdı. Bu ses, oklarını uzak mesafelerden bile kolayca duyulmasını sağlıyordu.
Bir gün Mete Han, ordusuyla birlikte bozkırlarda geziniyordu. Yanındaki komutanlarıyla konuşurken birden en sevdiği atı Aygır’ı gördü. Aygır, beyaz tüylü, güçlü ve çevik bir attı. Mete Han, Aygır’ı çok severdi.
Mete Han, Aygır’ı işaret ederek komutanlarına, “Bugün size bir oyun oynayacağım” dedi. “Ben bir hedef belirleyeceğim ve bu hedefe okunu çevireceğim. Okun hedefe doğru gittiğini gördüğünüzde, siz de aynı hedefe ok atacaksınız. Kim tereddüt ederse, cezalandırılacak.” Komutanlar, Mete Han’ın bu oyununa şaşırdılar. Ama Mete Han’ın emirlerine karşı gelmek istemedikleri için kabul ettiler.
Mete Han, kılıcıyla havaya bir işaret attı. Islıklı ok, havada ıslık çalarak Aygır’a doğru fırladı. Aygır, oku görünce irkildi ve kaçmaya başladı. Ama ok, Aygır’ın bacağını yaraladı. Aygır, acı içinde yere düştü. Mete Han’ın komutanları, okun hedefe doğru gittiğini gördüklerinde tereddüt etmeden oklarını Aygır’a çevirdiler. Aygır, kısa sürede ok yağmuruna tutuldu ve can verdi.
Mete Han, komutanlarının yanına geldi ve onlara şöyle dedi: “Bugün sizlere emirlere mutlak itaatin önemini öğretmek istedim. Bir komutanın emri altında savaşacaksanız, onun emirlerine koşulsuz itaat etmeniz gerekir. Aksi takdirde, ordunun başarısı tehlikeye girer.” Komutanlar, Mete Han’ın sözlerinden etkilendiler. Aygır’ın ölümünden dolayı üzgün olsalar da, Mete Han’ın emirlerine uymanın önemini anlamışlardı. Mete Han, bu olaydan sonra, ıslıklı okları ordusunun en önemli silahlarından biri haline getirdi. Bu oklar, Mete Han’ın ordusunun zaferlerinde önemli bir rol oynadı.
Günümüzde ıslıklı ok kullanan Türk toplulukları şunlardır:
·Altay Türkleri: Altay Türkleri, ıslıklı okları hem geleneksel bir silah olarak hem de kültürel bir gelenek olarak
kullanmaktadır. Islıklı oklar, Altay Türkleri arasında yapılan tören ve festivallerde de kullanılmaktadır.
·Kırgız Türkleri: Kırgız Türkleri de ıslıklı okları hem geleneksel bir silah olarak hem de kültürel bir gelenek
olarak kullanmaktadır. Islıklı oklar, Kırgız Türkleri arasında yapılan avcılık ve spor etkinliklerinde de kullanılmaktadır.
·Kazak Türkleri: Kazak Türkleri de ıslıklı okları hem geleneksel bir silah olarak hem de kültürel bir gelenek olarak
kullanmaktadır. Islıklı oklar, Kazak Türkleri arasında yapılan avcılık ve spor etkinliklerinde de kullanılmaktadır.
·Karaçay-Balkar Türkleri: Karaçay-Balkar Türkleri de ıslıklı okları hem geleneksel bir silah olarak hem de kültürel bir gelenek
olarak kullanmaktadır. Islıklı oklar, Karaçay-Balkar Türkleri arasında yapılan avcılık ve spor etkinliklerinde de kullanılmaktadır.
·Çuvaş Türkleri:Çuvaş Türkleri de ıslıklı okları hem geleneksel bir silah olarak hem de kültürel bir gelenek olarak
kullanmaktadır. Islıklı oklar, Çuvaş Türkleri arasında yapılan avcılık ve spor etkinliklerinde de kullanılmaktadır.
Bu topluluklar dışında, ıslıklı okların günümüzde Türkiye’de de bazı Türk toplulukları tarafından kullanıldığı bilinmektedir. Örneğin, Kırşehir’de yaşayan Karakeçili Yörükleri, ıslıklı okları hem geleneksel bir silah olarak hem de kültürel bir gelenek olarak kullanmaktadır. Bu oklar, yörüklerin göçebe yaşam tarzını ve kültürünü yansıtan önemli bir simgedir.
Kırşehir Karakeçili yörüklerinin ıslıklı okları ile ilgili bazı ilginç detaylar:
Islıklı oklar, genellikle, çam veya meşe ağacından yapılırdı.
Islıklı okların ucu, genellikle, çelik veya pirinçten yapılırdı.
Islıklı oklar, genellikle, 1 metre uzunluğunda olurdu.
Islıklı okların uçlarına, genellikle, 3 ila 5 delik açılırdı.
Islıklı oklar, genellikle, 70 ila 100 metre mesafeye kadar isabet ederdi.
BAYBARS
// AYTAR DERGİ
İNSANLIK VE HABERLEŞME 📰
İnsanlar geçmişten günümüze yaşadığı dönemin şartlarına göre iletişim araçları kullanmıştır. Bu iletişim araçları günümüzden geçmişe baktığımızda ilkel, geçmişten günümüze baktığımızda modern ve döneminde değerlendirdiğimizde en iyisidir. Haberleşme araçları insanların yaşamları sosyo-kültürel hayatları alışkanlıkları ve benzeri etkenlere bağlı olarak zaman içerisinde değişime uğrayacakmış ve bugünkü çağın iletişim araçları olarak karşımıza çıkmıştır.
İnsan sosyal bir varlık oluğu için sürekli bir şekilde iletişim kurma ihtiyacı duymakta, bu ihtiyaçtan kaynaklı iletişim araçları ortaya çıkmaktadır. İnsanların mağaralarda yaşadığı dönemde duvar yazılarıyla ateşin bulunmasıyla dumanla daha uzak mesafelere haber gönderme ihtiyacının doğmasıyla posta güvercinleri ve ulak aracılığıyla mektup ile haberleşmiştir.
İnsanlardaki bu daha fazlasını isteme dürtüsü haberleşme alanında da ortaya çıkmış daha fazla insanla iletişim kurmak haberi daha uzak mesafelere ulaştırmak istemiş, bununla beraber kitlesel haberleşme araçları insanların hayatına girmiş, gazete, dergi, radyo ve televizyon gibi araçlarla haber büyük kitlelere ve uzak mesafelere ulaştırılmıştır.
İnsanların dünden bugüne geldiği noktada teknolojik araçlar sanki bir uzvumuz gibi parçamız olmuş, ihtiyaçtan doğan bu yolculukta hayatımızı yönetir bir hale gelmiştir.
Bizlerin yaşantılarını kolaylaştırmak için var olan bu araçları amaçlarına uygun kullanmalı, gündelik rutinimizin önüne geçirerek bağımlılık haline getirmemeli ve geleceğimiz olan çocuklarımızı da onları tehdit eden bu teknolojik bağımlılığa karşı korumalıyız.